Ayrımcılığa karşı olmak

Ayrımcılık ya da bunun daha özel biçimleri sayılabilen ırkçılık, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm, islamofobya gibi olguların sosyal ve siyasi olduğu kadar hukukla da önlenmeye çalışılması konusunda epey gayret sarfedildi, ediliyor.

Ayrımcılık ya da bunun daha özel biçimleri sayılabilen ırkçılık, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm, islamofobya gibi olguların sosyal ve siyasi olduğu kadar hukukla da önlenmeye çalışılması konusunda epey gayret sarfedildi, ediliyor. Hatta, sanat alanındaki bu tür örnekler de bir
ifade özgürlüğü biçiminde sayılmıyor. Örneğin müzik alanında sansürü ve her türlü baskıyı reddeden uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olan, Danimarka merkezli Freemuse örgütü de bu yaklaşımı benimser.
Ayrımcılık konusu, bu hafta başında, İstanbul'da düzenlenen iki günlük bir seminerde etraflıca tartışıldı.
Hem farklı bakanlıklar ve diğer kamu kurumları hem de sivil toplum kuruluşları ve üniversite mensuplarının katıldığı bu geniş toplantı, esasen Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edilen 'Irk Eşitliği Direktifi'nin incelenmesi ve bu bağlamda, farklı Avrupa ülkelerinden ve Türkiye'den uzmanların yönlendiriciliğinde, uygulamanın ve geleceğinin tartışılmasıyla ilgiliydi. Seminer, yeni adıyla Avrupa Birliği'nin Temel Haklar Ajansı (FRA) tarafından düzenlendi ve FRA'nın Türkiye'deki ortaklığını kazanan Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Araştırma Merkezi ile işbirliği içinde gerçekleştirildi.
Uzun adıyla yazmak gerekirse, 'Irk ve Etnik Kökene Bakılmaksızın Kişilere Eşit Muamele Edilmesi İlkesinin Uygulamaya Konulmasına İlişkin 29 Temmuz 2000 Tarih ve 2000/43/EC Sayılı Konsey Direktifi' eşit muamele ilkesini şöyle açıklar: "Irk ve etnik kökene dayalı dolaylı ya da doğrudan ayrımcılık olmaması."
Bu bağlamda ayrımcılık kavramı, 'doğrudan' olabildiği gibi, 'dolaylı' bir anlama da sahip olabilir. Direktif, ilk durumu şöyle açıklıyor: Irk ve etnik kökene dayalı olarak, bir kişinin diğer bir kişiye göre daha az tercih edilir bir muameleye tâbi tutulması, şimdiye kadar tutulmuş olması veya tutulma ihtimali olması hali. Tabii, böyle bir durum, belki pek fazla
bir tartışmaya yol açmayacak nitelikte görülebilir. Ama dolaylı ayrımcılık konusu, kendi tanımıyla da olası sorun kapılarının nasıl açılacağını göstermeye yetiyor. Şöyle: "Görünüşte tarafsız olan bir hüküm, kıstas veya uygulamanın; ırksal veya etnik kökene sahip bir kişiyi diğer kişilerle karşılaştırıldığında belirli dezavantajlı bir konuma düşürmesi halinde, bu tarafsız hüküm, kıstas veya uygulama; meşru bir amaçla nesnel olarak haklılık kazanmamışsa ve söz konusu amacı gerçekleştirmek için kullanılan araçlar uygun ve gerekli değilse, dolaylı ayrımcılığın gerçekleştiği kabul edilir."
Ayrımcılığın önlenmesi ya da eşit muamele ilkesinin güçlendirilmesi, sadece bir hukuki tanım meselesi değildir. Asıl bu tanımlara uyan ve günlük hayatta karşılaşılan bazı durumlarda ne yapılması gerektiği sorusunun cevaplanması gerekir? Ayrımcılıkla mücadele, bu çerçevede hukukun geleneksel kalıplarını değiştirmiştir. Örneğin genel hukuki ilişkilerde, şu ya da bu yönde bir iddiada bulunulması halinde, o iddiada bulunan, bunun nedenlerini açıklama, ispat etme yükümlülüğü altındadır. Oysa, ayrımcılıkla mücadele hukukunda, hakkında ayrımcılık yaptığı gerekçesiyle şikâyette bulunulan kişinin, 'eşit muamele ilkesi'ni ihlâl etmediğini ispatlaması gerekir.
Ayrımcılıkla mücadele bağlamında geliştirilen bu yaklaşımı, hukukun başka geleneksel kalıplarının kırılması konusunda da görmek mümkündür. Örneğin meşru çıkarı olan örgütlerin veya oluşumların, ayrımcılığa mâruz kalmış kişi adına veya ona destek olmak için her tür yargısal ve idari başvurularda yer alabilmesi böyle bir uygulamadır.
Veya işyeri uygulamaları konusunda, toplu pazarlık ve sözleşmelerde ayrımcılık karşıtı bir yaklaşımın etkili olması için gerekli tedbirlerin alınması. Genel olarak, bu konularda meşru bir çıkarı bulunan sivil toplum kuruluşlarıyla diyalog içinde olmayı teşvik etmek de bunlara dahildir.
Hukukun, ekonomik veya teknolojik bazı gelişmelere paralel olarak nasıl bir değişim içinde olması gerektiğini nisbeten daha kolay kavrıyoruz. Oysa, sosyal ve siyasi konularda da aynı kıvraklığı gösterdiğimiz pek söylenemez. Yoksa bunun nedeni, toplum hayatımıza dair farklı ilişki biçimleri arasında hiyerarşik bir düzen kurmamız mı?