Ayrımcılık

Geçen hafta, Avrupa Konseyi bünyesinde bağımsız bir birim olarak faaliyette bulunan Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu'nun (ECRI) Türkiye'ye ilişkin üçüncü raporu açıklandı.

Geçen hafta, Avrupa Konseyi bünyesinde bağımsız bir birim olarak faaliyette bulunan Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu'nun (ECRI) Türkiye'ye ilişkin üçüncü raporu açıklandı. Aynı tarihte, Avusturya, Bosna Hersek, Fransa ve Makedonya'ya ilişkin raporlar da açıklandı. Ve Türkiye konusunda, raporda bazı önerilerde bulunulan din ve ahlak dersleri ve nüfus cüzdanlarında din hanesine yer verilmesi gibi konular, hem basında hem de bunu yakından takip eden siyasal çevrelerde ön plana geçmiş oldu. Oysa, 40 sayfa civarındaki bu rapor elbette sadece bu iki konuyla sınırlı değildi.
Hem ECRI'nin Türkiye'de yeterince tanınmıyor olması, hem de bu raporun içeriği konusunda, habercilerimizce yeterli ve dengeli bir bilginin verilmemesi bu sonucun doğmasına yolaçmış olabilir. Ancak böyle tepkisel bir tutumun, her konuda olduğu gibi bu konuda da bazı isabetsiz değerlendirmeleri doğurması ve yersiz gerilimlere yol açması da mümkün.
ECRI'nin temel amacı, Avrupa Konseyi'ne üye ülkelerdeki ırkçılık, yabancı düşmanlığı, Yahudi düşmanlığı ve hoşgörüsüzlükle mücadele etmek. ECRI, Avrupa Konseyi'nin üyesi devletlerin sayısına eşit sayıda üyeden oluşan bir organ. Üyeler kendi hükümetlerinden bağımsız faaliyette bulunan kişiler, kısaca devletlerini temsil etme işlevi yok. ECRI'nin,
işi çok zor olan bir uluslararası insan hakları organı olduğunu da görmek gerek. Zira, genel bir ifadeyle 'ayrımcılık', tüm ülkelerde değişik derece ve ağırlıkta kendini gösteren bir illet. Bir demokrasi olup olmamak da, bu konuda çok belirleyici bir ölçüt değil. Sadece Fransa'da, 2003 yılından 2004'e, ırkçılık vakalarındaki artışın yüzde otuzlara vardığını hatırlamak, belki açıklayıcı olabilir.
ECRI, böyle bir oluşumun Avrupa Konseyi bünyesinde yeşermeye başlamasından beri, Türkiye'nin başlıca destekçisi olduğu Avrupa organları arasında yer alıyor. Ve bildiğim kadarıyla, Türkiye'nin bu desteği hep sürmüştür. Elbette, Avrupa ülkelerinde milyonlarca vatandaşı göçmen olarak çalışan bir ülkenin, değişik nedenlere bağlı ayrımcılık vakaları karşısında, böyle bir desteği koruması şaşırtıcı değil.
Ancak bu madalyonun öbür yüzü de, hiç tartışmasız, ülke içindeki uygulamalar olmak zorunda. Bu konuda, Türkiye hukuk düzeni içinde bazı koruyucu mekanizmalar varolsa da, bugüne kadar bunların yeterince etkili bir biçimde kullanılmış olduğunu iddia etmek zor. Örneğin Türk Ceza Kanunu'nun ünlü 312. maddesini hatırlayın. Bu, aslında Türkiye'de, ECRI'nin faaliyet alanlarına ilişkin konularda hakları korumayı sağlayan bir sigorta hüküm olmasına rağmen, yıllar yılı nasıl yorumlanmaya çalışıldığını biliyoruz. Ne yazık ki, bu hükmün uygulanmasıyla ilgili olarak Türkiye'nin göğsünü kabartacak, içtihatlaşmış bir uygulama yok.
İnsan haklarının hukuk aracılığıyla korunmasının başlıca önemi, hukuk dışında, gücün belirleyici olmasına fırsat verebilecek bazı uygulamaları önlemek ve bunun sorumlularından hesap sorulmasını sağlamaktır. Bu anlamda bir 'güçsüzlük' kavramı, sadece fiziksel güce göre tanımlanamaz. Hepimiz, çok farklı ilişkiler bağlamında güçsüz sayılabiliriz. Ve bu gibi durumlarda, kendimize karşı farklı bir muamelenin yapıldığından yakınabiliriz. Dahası, yüzleştiğimiz bu durum, doğrudan ya da dolaylı bir ayrımcılık olarak da belirebilir.
ECRI'nin faaliyet alanı da, işte bu durumda önem kazanıyor. Bunun mutlaka, bir zamanların Güney Afrika Cumhuriyeti'nde olduğu türden bir ayrımcılık politikası (apartheid) gibi, sistematik bir olgu olması da gerekmiyor. Sadece, gündelik hayatımızın değişik ayrıntılarında, bu sonuca varabilecek bazı ilişki biçimlerinin bilinçli ve uyanık bir biçimde kavranması ve ortadan kaldırılması için gözle görülür bir gayret gösterilmesi anlamına geliyor.
Tabii bunun ilk adımı, bu gibi konularla ilgilenecek, idareden özerk bir yapının varlığı. Türkiye'de bu yok.
Sadece Çalışma Bakanlığı bünyesinde ve o da, bu bakanlığın görev alanıyla sınırlı bir birim var. Ama belki bundan da önemli olan, farklı ilişkilerde ortaya çıkan sorunlarda aslında bir ayrımcılık kökü olduğunu ayırt edebilecek bir anlayış gücü. Bu, sadece devlet faaliyetleriyle de sınırlı değildir, bütün özel ilişkiler alanı da bu kapsamda yer alır.