Azınlıklar ve vakıflar

Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün teşkilatını yeniden düzenleyen bir kanun tasarısı </br>hazırlandı, fakat henüz TBMM Başkanlığı'na sunulmadı.

Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün teşkilatını yeniden düzenleyen bir kanun tasarısı
hazırlandı, fakat henüz TBMM Başkanlığı'na sunulmadı.
Tasarı, Türkiye'deki 'cemaat vakıfları'nın taşınmaz mal edinme usulünü de düzenliyor.
'Cemaat vakıfları' diye adlandırılan vakıflar, Türkiye hukuk terminolojisine göre, ülkemizdeki gayrimüslim azınlıklara ait vakıflar anlamına geliyor. Ve bilindiği gibi, bu azınlıkların haklarının Lozan
Barış Antlaşması'nın ilgili hükümlerine uyularak korunması, Türkiye'nin, bu antlaşmayla üstlendiği hukuki bir yükümlülük.
Bu kanun tasarısının genel gerekçe metninde,
"Cemaatler; aralarında ırk, dil, din birliği olup beraberce yaşama arzusuna bağlı olan ve milletin çoğunluğu içinde yaşayan topluluklardır. Ülkemizde bu tanıma uyan dört grup gayrimüslim vardır ki bunlar: Rum, Ermeni, Musevi ve Süryani topluluğudur" şeklinde ve bir anlamda Lozan Antlaşması'nın yorumu niteliğinde bir saptama yapılıyor.
Genel gerekçede, 1935 yılında kabul edilen Vakıflar Kanunu'nun, tartışmaya neden olan beyanname usulüne de değiniliyor ve 1936 yılında, bu kanuna uyularak verilmesi gereken beyannamelerin vakfiye olarak kabul edildiği belirtiliyor. Buna göre, "Vakıflar vakfiyelerinde yer alan hükümlere göre faaliyette bulunabileceğinden, verilen beyannamede bu konuda bir hüküm yoksa, beyannamede gösterdikleri taşınmazların
dışında herhangi bir surette (vasiyet, bağış, satın alma vb.) taşınmaz iktisap edemezler."
Yıllarca, 1936 beyannamesinin ardından kazanılan taşınmaz mallar, bu beyannamede gösterilmediği gerekçesiyle cemaat vakıflarından alındı.
Yeni kanun tasarısı, kısmen bu durumu düzeltmeyi öngörüyor ve bu vakıflarca 1936 yılı ve 1 Ocak 2002 arasında her ne suretle olursa olsun kazanılan taşınmazların 1936 beyannamesine eklenebileceğini belirtiyor. Ancak, sorunun hukuki özüne ilişkin temel tartışma, böylece ortadan kalkmış olmuyor. Zira, iki farklı hukuki işlem olan
'beyanname' ile 'vakfiye' işlemlerinin birbirinin içinde eritildiği, isabetsiz bir yorum Yargıtay'ın 1974 yılındaki kararıyla bir içtihat haline gelmişti. Yeni tasarı, bu anlayışı değiştirmiyor.
Üstelik mülkiyet hakkının kullanılması bakımından, gayrimüslim Türkiye vatandaşlarının bu haklarını kullanmalarını da açıkça sınırlandırıyor. Tasarının
9. maddesine göre, cemaat vakıflarının
'Taşınmaz iktisap etmeleri ve taşınmazları üzerinde her türlü tasarrufta bulunmalarına Dışişleri ve İçişleri Bakanlığı'nın uygun görüşü alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce karar verilir'. Böyle bir hüküm, Türkiye'deki
diğer vakıflar için söz konusu değil. Bilindiği gibi, eşitlik hakkının uygulanması,
hem hukuki hem de fiili bakımdan bir ayrım gözetilmemesini gerektirir. Kaldı ki, azınlık vakıflarının mülkiyet hakkı, aynı zamanda bu azınlık statüsünün varlığını korumasının da hukuki bir aracıdır. Tasarı, bu haliyle ciddi bir hukuki tartışmaya kapı açıyor.
Öte yandan 9. maddede, 'Yukarıdaki hükümlerin
uygulanmasında devletlerarası mütekabiliyet şartı aranabilir' şeklinde bir hükme de yer verilmiş. Bunun, hukuken ne anlama geldiğini anlamak daha da zor. 'Mütekabiliyet' yani 'karşılıklılık' esası, bir devletin diğerine veya onun uyrukluğu altındakilere uyguladığı bir muamele tarzının, ötekinin de kendisine yönelik ve aynı nitelikteki bir muamele tarzının önkoşulu olması anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi de birçok kararıyla,
bu kavrama böyle bir anlam verir. Oysa buradaki hukuki ilişki, 'idare' ve 'azınlık statüsündeki vatandaşlar' arasındadır,
devletler arasında değil.
Türkiye'de, Lozan Barış Antlaşması'na ilişkin yanlış bir hukuki yorum, bu konuya da sirayet etmiş olabilir. Bu, gayrimüslim azınlıklara Türkiye'nin tanıdığı hakların, Yunanistan tarafından da kendi ülkesindeki Müslüman azınlığa tanınacağına ilişkin hükmün (Madde 45), bir 'mütekabiliyet' hükmü sanılmasıdır. Kaldı ki, böyle bir yorum uluslararası hukuka da aykırı olur. Zira, Lozan'daki bu azınlıklar rejimi, bugünün uluslararası hukuku ışığında artık bir insan haklarının korunması anlayışıyla uygulanmak zorundadır. Ve bu bağlamda, mütekabiliyet ya da misilleme gibi bir uygulama, zaten o koruma yükümlülüğünün ağır ihlali olarak kabul edilir.