Baskın Oran'ı desteklemek

Önümüzdeki genel seçimlerde, öncekilerden daha farklı bir iradenin kendisini göstermesi söz konusu. Bağımsız adaylardan söz ediyorum.

Önümüzdeki genel seçimlerde, öncekilerden daha farklı bir iradenin kendisini göstermesi söz konusu. Bağımsız adaylardan söz ediyorum. Geçen hafta İstanbul 2. Bölge'den aday olacağını bir basın toplantısıyla açıklayan Baskın Oran'ın dışında, hem İstanbul hem de Türkiye'nin diğer illerindeki seçim bölgelerinden de başka adlar, adaylıklarını ilân ediyorlar.
Siyasi partiler, elbette bir demokrasinin vazgeçilmez unsurları kabul edilir. Ve siyasi hayatın, farklı siyasi programların varlık bulacağı, siyasi parti örgütlerinde filizlenip, geliştirilmesi beklenir. Ama Türkiye'de, mevcut siyasi partiler hukukunun ve parti içi ilişkilerin işleyiş tarzının ortaya koyduğu sorunların yanı sıra, dünyadaki başka örneklerle karşılaştırıldığında, inanılmaz oranda yüksek bir ülke barajı uygulamasıyla karşı karşıyayız. Bugün, AKP dışında, diğer siyasi partilerin neredeyse tümü geçmişteki seçimlerde bu baraja takıldılar.
Anayasa'nın ilgili hükmünü dikkate almak gerekirse, bu kuralın ilkesel çerçevesi, 'temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri'nin bağdaştırılması olarak nitelenir. İlk bakışta veciz bir ifade gibi görünen, hatta kulakta hoş yankılar uyandıran 'temsilde adalet' ve 'yönetimde istikrar' anlayışının yegâne sigortası, seçimlerdeki bu yüzde 10'luk ülke barajı mıdır?
'Temsilde adalet', her şeyden önce, temsil edilen farklı toplum kesimlerinin seslerinin duyurulabilmesine ilişkin araçlara sahip olmalarının güçlendirilmesi anlamına gelmez mi? Bunu, bir demokraside hak ve özgürlükler yelpazesinin genişliğiyle ölçülür. 'Yönetimde istikrar', devlet aygıtlarının işleyişi ve birbirleriyle ilişkilerini belirlediği kadar, bunların, toplum iradesine ne ölçüde uygun hareket edip etmediklerinin açıkça sınanabildiği mekanizmaların varlığını da gerektirir. Ve bu mekanizmalar, bireyler veya toplumsal örgütlenme sayesinde de harekete geçirilebilmelidir.
Yüzde 10 oranında bir ülke barajını seçimlerde istikrarla uygulamaktan vazgeçmeyen bir Türkiye'de, olması gereken anlamda bir 'temsilde adalet' ve 'yönetimde istikrar' düzeyinin yüzde kaç mertebelerinde olduğunu ayrıca hesaplamaya ihtiyaç var.
Böyle bir ortamda, İstanbul'da Baskın Oran'ın, bağımsız ortak sol adaylığının açıklanması, o günden beri, kerhen oy vermek istemeyen herkesin, bunun mümkün olabileceği bir yolun ümidini hissetmesine yol açtı. Bu gerçeği, 'temsilde adalet' penceresinden anlayışla karşılarken, 'yönetimde istikrar' kapısını kapatacağı düşüncesiyle burun kıvıranlara sormak gerekir: Bu baraj dayatması sayesinde, gitgide temsili olma karakterini yitiren bir Meclis'e sahip olmamız, acaba ne ölçüde istikrarlı yönetimlere kapı aralayacaktır?
Temsili olma düzeyi, kullanılan geçerli oyların yarısında seyreden bir Meclis, bu adaletsizliği taşıma yükünü hangi meşruiyet kıstasıyla gidermeye çalışabilir? Onu seçmeyen yurttaşların da temsilcisi olmakla mı? Ama bu sonuç üzerinde hiçbir etkisi bulunmayan o yurttaş kitleleri, üstelik bu vaatlerin sonuçlarını ölçebileceği araçlara sahip olmaktan da yoksunsa, 'adalet' ve 'istikrar' kavramlarının içini neyle, nasıl doldurmamız beklenir?
Baskın Oran'ın şahsında (ve diğer bağımsız adayları da dikkate alarak), bu girişimi, bir demokraside temsil kanallarının tıkanıklığını tahammülle karşılayamayacak, başka yoldan bir temsil olanağına da sahip olamayacak çevrelerin bir seçim aktivizmi olarak görmek ve desteklemek gerekiyor. Bugün, siyasetin, sadece siyasi sahaya hapsolmuş güç ilişkilerinin ötesinde, toplumsal bir hareketin varlığıyla da anlam kazandığı düşüncesini seçimlerde etkili kılmak, Meclis içindeki dar siyasi söylemin kırılması bakımından da büyük önem taşıyor. Kısaca, Meclis'i daha temsili bir kimliğe kavuşturmanın araçları bizim ellerimizde.