Benzerlikler ve zıtlıklar

Türkiye'nin dış ilişkilerinin en öncelikli konuları, son gelişmelerle birlikte birbiri ardından parlamaya başladı: Kıbrıs, Irak (kuzey ve güney), Avrupa.

Türkiye'nin dış ilişkilerinin öncelikli konuları, son gelişmelerle, birbiri ardından parlamaya başladı: Kıbrıs, Irak (kuzeyi ve güneyi) ve Avrupa.
Irak'ta, geçen bahar aylarındaki işgal sonrasında, yeni bir yönetimin inşası sürmekte. Geçici Hükümet Konseyi bu işin ön plandaki sorumlusu gibi
görünüyor. Arka plandaysa, tabii işgal kuvvetlerinin rolü tartışmasız. Bu çerçevede, ülkenin kuzeyindeki Kürt yönetiminin temsilcilerinin bir federasyon planı üzerinde görüş açıklamaları, öncelikle bir ifade özgürlüğü konusudur. Hatta genel olarak değerlendirildiğinde, Irak halkının, Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra kuracağı yeni yönetimin biçimi ve niteliği konusunda elbette bir tayin hakkı var.
Ancak bu konuda tartışılması gereken konu, bu hakkın varlığı ya da bunun reddi değil. Bütün bu tartışmanın hangi nedenlerin bir sonucu olduğu ve hangi koşullar altında yürütülmekte olduğudur.
Bu soruların cevabıysa hep aynı: ABD işgali ve bunun, ülke bakımından olası türevleri.
Böyle bir dış etmen olmasaydı, genel olarak Irak halkının kendi geleceğini belirleme olasılığı da, belki bir tartışma konusu bile olmayacaktı. Bu sonucun ortaya çıkmasında, o dış etmen, ABD işgalinin önemi, bütün bu gelişmelerin de onun gölgesinde kalmasını önlemiyor. Gölgede kalan nedir? Irak halkının, kendi geleceğini, ABD'nin tamamen kuvvet politikalarına dayandırdığı gelişmeler sonucunda ve çerçevesinde belirlemeye çalışması. Böyle bir dış etmenin rolü olmaksızın bu sonucun doğması mümkün görünmediğine göre, bundan sonra da bu etmenin katkısına gerek duyulması, herhalde beklenen bir sonuç olsa gerek. Bu, hukuktaki ve siyasetteki anlamıyla, gerçekten bir kendi geleceğini belirleme çabası olarak değerlendirilebilir mi?
Bir devletin kendi iradesiyle yapısal unsurlarını değiştirmeye karar vermesi mümkündür. Eski Çekoslovakya bunun örneğidir. Veya iki Almanya'nın birleşmesi de bir başka örnektir. Eski Yugoslavya'nın durumuysa, onu oluşturan temel yapılar bakımından daha farklı bir yönde gelişti: Ayrılma ve bunu kuvvete başvurarak önleme çabası, yıllar süren feci bir şiddete başvurularak gerçekleştirilmeye çalışıldı. Sonucu biliyoruz. Dolayısıyla eski Yugoslavya sorununda, önce Bosna Hersek, bunun ardından Kosova vakaları, hep başlamış bir iç çatışmaya uluslararası bir müdahale
biçiminde gelişti. Sonuncusu, ayrıca kullanılan kuvvetin kapsamı ve biçimi bakımından da eleştiri konusu yapılabilir bir nitelikteydi.
Ama sonuçta, bir dış müdahale bu çatışmaları doğurmamıştır. Tam aksi, çatışmanın böyle bir müdahaleyi doğurduğu söylenebilir. 1990'larda karşılaştığımız, buna benzer daha pek çok örnek bulmak mümkündür. Dolayısıyla çatışmayı giderme ve 'barış'a yönelme formüllerinin de, bugün Irak'ta karşı karşıya kalınan durumdan çok farklı olduğu ortadadır.
ABD araştırma kurumlarından tutun da, Irak'ta adı geçen yerel siyasilere kadar, Osmanlı'nın bu ülkeyi üç idari bölgeye ayırarak yönetme tarzının mantığına vurgu yapan açıklamalar, acaba bu tartışmanın, bir işgal yönetiminin gölgesinde yapıldığını da göz önünde tutuyor mu? Eğer bu çok önemsenmiyorsa, herkesin, gücü ölçüsünde yön belirleyeceği bir kapının sonuna kadar açıldığı bir döneme yeniden dönüldüğünü kabul etmemiz de kaçınılmaz olur.
Bu gelişmenin üzerinde biraz düşünmek, Irak, Kıbrıs ve Avrupa ilişkileri bağlamında ilgi çekici benzerlikler ve zıtlıkları su yüzüne çıkaracaktır.