Bir daha okuyalım

Türkiye, 17 Aralık günü, Av-rupa Birliği'ne tam üyelik adaylığı bağlamında müzakerelere başlayacağı kararına kadar, özellikle siyasal nitelikte Kopenhag Kriterleri'ne uyum konusunda çok hızlı bir ilerleme kaydetti.

Türkiye, 17 Aralık günü, Av-rupa Birliği'ne tam üyelik adaylığı bağlamında müzakerelere başlayacağı kararına kadar, özellikle siyasal nitelikte Kopenhag Kriterleri'ne uyum konusunda çok hızlı bir ilerleme kaydetti. Yapılan bu yasal değişikliklerin ve onlara paralel olarak kabul edilen birtakım düzenlemelerin, elbette belli bir mantığının olduğunu düşünmek durumundayız. Bu, kısaca, her anlamda gücü, sosyal ve siyasal ilişkileri belirleyici olmaktan çıkarma çabası olarak özetlenebilir. Ve bu yönde, hatırı sayılır bir sonuç elde edildiği de söylenebilir.
Bu düzenlemelerde, daha çok, bireyin devlet aygıtlarının uygulamaları karşısındaki konumu bakımından ve bir ölçüde de, bazı sosyal aktörler karşısındaki güçsüzlüğünün giderilmesi bakımından, hukuksal bir güçlendirme çabası ortaya konuldu. Bunlar yapılırken, Avrupa'daki deneyimin ortak havuzu haline gelmiş olan Avrupa Konseyi'nin değişik organlarının bir standart niteliğini kazanmış uygulamaları da göz önünde bulunduruldu. Hatta, devlet aygıtlarının değişik kesimlerine,
bu yönde, yoğun meslek içi eğitim çalışmaları sunuldu.
Bunlar hâlâ sürdürülüyor ve sürdürülmesi öngörülüyor.
Tabii, bütün bu çabaların, o mantıksal bütünlük içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Dolayısıyla, bu bağlamda, siyasal ve toplumsal aktörlerin bu
çabaların mantığına uygun bir tutum içinde olmasının beklenmesi de, herhalde doğal karşılanmalıdır.
Örneğin kişilerin düşüncelerini açıklamaları konusunda, bu hangi yoldan gerçekleşmiş olursa olsun, cezai bir yaptırımla karşılaşmasını anlamak, bu gelişmelerin mantığı çerçevesinde pek mümkün olamaz. Avrupa Konseyi'ne üye devletlerin ülkelerinde, bu tür açıklamaların hukuken sahip olması gereken özgürlük alanını bilmiyor muyuz? Belki, bu iddia edilebilir. Ama, Türkiye'de yıllardır eğitim çabaları ve yapılan yasal değişiklikler ışığında gerçekleştiril-meye çalışılan acaba neydi?
Bütün bu çerçevede yapılmaya çalışılan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce, daha 1976 yılında kabul edilmiş ve artık bir Avrupa standardı haline gelmiş olan şu hukuksal ve siyasal görüş değil midir?
"Düşünceyi ifade özgürlüğü, demokratik toplumun başlıca temel taşlarından, kişinin ilerleyip gelişmesinin asal koşullarından birini teşkil eder. (...) Bu özgürlük sadece itibar gören veya zararsız yahut önemsiz sayılan 'haberler' ya da 'fikirler' bakımından değil, aynı zamanda devlet yahut halkın bir bölümü için aykırı, kural dışı, şaşırtıcı veya endişe verici cinsten olanlar için de geçerlidir, (...) 'demokratik toplumun' vazgeçemeyeceği çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin gereği budur."
Bu özgürlüğün hangi hallerde ve nasıl sınırlandırılabileceğine ilişkin ölçütler de, hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ilgili maddesi, hem de mahkemenin buna ilişkin uygulaması ışığında yorumlanmak durumundadır.
Şimdi, yukarıda aktardığım bu standartlaşmış hukuksal görüşü, son haftalarda gerçekleşen birtakım gelişmeler bağlamında düşünelim. Sadece düşünelim. Ve hatta, tepemizi attıran, kanı beynimize hücum ettiren, bizi çileden çıkaran, duyduğumuzda kulaklarımıza inanamayacağımız bazı görüşleri, açıklamaları düşünerek, bu paragrafı bir daha okuyalım.