Bombalı saldırılar

Önceki hafta, Londra toplu taşıma sistemine yönelik bombalama eylemlerinin ardından, Türkiye'de Çeşme ve Kuşadası'nda meydana gelen bombalama eylemleri, bu eylemlere yönelik genel insani tepkinin ortaya konulması bakımından bütünleşmiş bir tutumu gerektiriyor.

Önceki hafta, Londra toplu taşıma sistemine yönelik bombalama eylemlerinin ardından, Türkiye'de Çeşme ve Kuşadası'nda meydana gelen bombalama eylemleri, bu eylemlere yönelik genel insani tepkinin ortaya konulması bakımından bütünleşmiş bir tutumu gerektiriyor.
Her şeyden önce, hedef olarak alınan yerler genel kullanıma açık yerler ya da genel ulaşım sistemiyle ilgili yerler veya araçlar. Bunlar, bu tür eylemlere yönelik önleyici bir tedbirin veya karşılığın seri olarak uygulanabileceği hedefler değil, ama sivil hedefler. Böylece ortaya çıkan orantısız şiddetin, asıl mesajın iletilmesine çalışıldığı kişi ya da kurumlar üzerinde, genel bir çatışma üslubu bağlamında, ağır bir sorumluluk yükü oluşturması hedefleniyor denilebilir.
Sivil hedeflere ve sivil kişilere yönelik olarak gerçekleştirilen bu gibi saldırıların 'terörist' nitelikte olup olmadığı konusu, tartışma gerektirecek bir konu değildir. Bu tür eylemler, hukuken, açıkça 'terörist' nitelikte eylemler olarak tanımlanır ve sorumluları da bu tür eylemleri işlemekle sorumlu tutulur. 1997 yılında BM tarafından kabul edilen, 2002 yılında yürürlüğe giren ve bugün 139 devletin kendisiyle bağlı olduğu 'Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme' bu hukuki sonuca kuvvetle dikkat çekmektedir.
Hatta, aynı sözleşmede, bu tür eylemler sayesinde kamuoyunda veya bir insan topluluğu ya da belirli kişiler üzerinde genel olarak bir terör hali yaratılmasına çalışılmasının ardında, siyasi, felsefi, ideolojik, ırki, etnik, dini veya benzeri nitelikte başka gerekçelerin dikkate alınmış olmasının bile, hiçbir biçimde meşrulaştırıcı sayılamayacağı vurgulanır.
Genellikle, halkların kendi geleceğini tayini amacıyla, bu hakkın icrasına engel olan yabancı askeri veya siyasi güce karşı, silahlı bir mücadeleyi de içeren direnme hakkı bağlamında, bu tür terör aracının da kullanılabileceği biçiminde bazı görüşlerle karşılaşılır. Oysa, bugünün uluslararası hukuk, insan hakları hukuku ve insancıl hukuk kuralları ışığında böyle bir sonuca varmaya olanak yok. Kendi geleceğini tayin hakkının öznesi olabilecek zümreler belli olduğu gibi, bunların başvurabileceği araçların da 'meşru' (legitimate) olması hukuki bir yükümlülüktür. Dolayısıyla siyasi arenada, özellikle Filistin sorununun ateşlediği bu söylemin tuzağına düşmemek önem taşıyor.
Pakistan, 2002 yazında, yukarıda andığım o uluslararası sözleşmeye taraf olurken, tam da bu konuda bir çekince anlamına gelen bir beyanda bulunmuş ve 'terörist bombalamalar' konusunda bu yasaklayıcı ve cezalandırıcı uluslararası hukuk rejiminin kapsamına kendi geleceğini tayin mücadelesini sürdüren halkların bu mücadelelerinin dahil edilemeyeceğini ilan etmişti. Bu sözleşmeye taraf olan devletler, yaygın bir biçimde, Pakistan'ın bu beyanına itiraz ettiklerini ve bunun, sözleşmenin konusu ve amacını tamamen ortadan kaldırabilecek bir öze sahip olduğunu vurgulamışlardı. İlginçtir ki, BM'nin bu konuya ilişkin web sitesindeki kayıtlarda, Türkiye'nin, Pakistan'ın bu beyanına karşı bir itirazda bulunmadığı anlaşılıyor.
Aynı durum Irak bakımından da geçerlidir. Bu ülkedeki, tamamen birer terör eylemi olarak nitelenebilecek saldırıların, Irak halkının kendi geleceğini tayin hakkı bağlamında meşru gösterilmesi mümkün değildir.
Bu hukuki ve siyasi çerçeve, sadece silahlı kuvveti belirleyici kılmaya çalışan bazı büyük askeri güçlerin, bu uygulamalarının protesto edilmesini hiçbir biçimde engelleyici de değildir. Her eylemi, ona ilişkin üzerinde mutabık kalınmış hukuk kuralları ışığında bağımsız olarak değerlendirmek gerekir.
Böyle yaklaşınca, örneğin 1980'lerde, Fransız özel harekât ekibinin bir Yeni Zelanda limanında demirli duran Greenpeace gemisi Rainbow Warior'u, bombalar yerleştirerek batırması ve gemi personeli bir sivilin ölmesine yol açması da bir terör eylemidir. Veya ABD'nin, yine 1980'lerde, Nikaragua limanlarına giriş çıkışı C-4 patlayıcıları yerleştirerek engellemeye çalıştığı, sonuçta bunlara çarpan birçok ticaret gemisinin tahribine ve sivillerin ölmesine yol açan eylemleri de farklı nitelenemez. Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün.
Sonuçta, sanırım asıl sorun, kendi eylemlerimizi, karşısında olduğumuz eylemlerin türünden ne ölçüde ayrı tutabilme sorumluluğumuza bağlı görünüyor.