Bu defa film değil, gerçek

"... Bir uluslararası hukuksuzluk sistemi içinde engellenemeyecek olan dönemsel savaşlardan kaçınmak için atılacak en ileri adım, devlet adamlarını hukuk karşısında sorumlu kılmaktır.

"... Bir uluslararası hukuksuzluk sistemi içinde engellenemeyecek olan dönemsel savaşlardan kaçınmak için atılacak en ileri adım, devlet adamlarını hukuk karşısında sorumlu kılmaktır. Ve şunu açıklamama müsaade edin, bu hukuk, önce Alman saldırganlara karşı uygulanmışsa da, eğer yararlı bir amaca hizmet edecekse, başka ülkelerin saldırısını da mahkûm etmek zorundadır; buna, şu sırada hüküm makamında oturanlar da dahildir. İktidarda olanların kendi insanlarının haklarına karşı iç tahakküm, şiddet ve saldırıda bulunmasını, ancak tüm insanların hukuk karşısında hesap verebilmesini mümkün kılmakla uzakta tutabiliriz. Bu dava, devletinin gücünü dünya barışının temellerine ve komşularının haklarına saldırıda bulunmak için kullanmış devlet adamlarına karşı hukukun yaptırımını uygulamak gibi, insanlığın müthiş çabasının temsilidir."
Bu sözler, hepimizin, aşina olduğumuzu düşündüğümüz İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Nürnberg'de yapılan ve Nazi Almanyası'nın önde gelen liderlerinin yargılandığı davanın başlangıcında, 21 Kasım 1945 günü, ABD'li başsavcı Robert H. Jackson'a ait.
Ancak bugünlerde, tarihin bir cilvesi olarak, ABD yönetiminin önde gelen temsilcilerine karşı açılmış bir davada, bu kez bazı ABD yöneticilerine karşı da kullanıldı. New York merkezli Center for Constitutional Rights-CCR (Anayasal Haklar Merkezi), ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, CIA'nin önceki başkanı George Tenet, Irak'taki ABD Birleşik Kuvvetler Komutanı General Ricardo S. Sanchez ile ABD silahlı kuvvetlerinin, değişik düzeyde komuta kademesinde bulunmuş üst rütbeli altı subayı ve Savunma Bakan Yardımcısı Stephen Cambone aleyhine açılan davada, bu tarihsel gerçeğe de dikkat çekiliyordu.
CCR adına, bu örgütün başkanı Michael Ratner ve başkan yardımcısı Peter Weiss, dört Iraklı mağdurla birlikte, Almanya'nın Karlsruhe kentinde bu davayı açtılar. Iraklı davacılar, Ahmet Hasan Mahavis Derviş, Faysal Abdulla Abdullatif, Ahmet Salih Nouh ve Ahmet Şehab. ABD yöneticilerinin sorumlu olduğu iddia edilen eylemlerse, genel olarak Guantanamo, Afganistan ve Irak'ta Ebu Greyb cezaevinde yapılanlar.
Almanya'da, 2002 yılında kabul edilen 'Uluslararası Hukuka Karşı Suçlar' başlıklı kanun, Alman mahkemelerine, 'evrensel yargı yetkisi' (universal jurisdiction) vermekte olduğu için, bu davanın Almanya'da açılmasının uygun bulunduğu belirtiliyor. İşlendiği iddia edilen bir suç, o ülkede işlenmemiş olsa bile, bu suçun faili o ülkenin yurttaşlığını taşımasa bile ve/veya bu suçun mağdurları o ülke devletinin yurttaşlığına sahip olmasalar bile, evrensel yargı yetkisine sahip bir mahkeme önünde, böyle bir suç isnadına bağlı olarak bir dava açılabilir. Almanya'daki bu yasal gelişmenin kapsamında yer alan suçlar, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla 73 sayfalık bu dava dilekçesinde de, bu kapsamda yer alan eylemlere verildiği görülüyor.
Elbette, bu vakada nasıl bir hukuksal gelişmeyle karşılaşılacağı henüz bilinmiyor. Zira, bu kategori davalarda, hukuksal gerçekler kadar siyasal gücün de etkisi büyük oluyor ve devletler de, özellikle bu kanalı tercih ediyorlar.
Ama benim asıl üzerinde durmak istediğim konu bu değil. Yukarıda aktardığım, savcı Jackson'un sözleri, daha önce başka vesilelerle de atıfta bulunduğum ve hukuksal bir düzen kavramı bakımından anlam taşıyan sözlerdi. Jackson, Nürnberg yargılamalarında, hüküm makamında oturan ABD,
Britanya, Fransa ve Sovyetler Birliği yargıçlarından hareketle, onların mensup oldukları devletlerin de, günün birinde hesap verme durumunda kalabileceği öngörüsüne vurgu yapıyordu. Ve bu durumda, ancak bundan kaçınmadan bir hesap verme gereğinin etkili kılınması halindedir ki, bir dünya savaşının ardından, kurulmaya çalışılan yeni bir dünya düzeninin sağlam temellere dayanabilmesi mümkün olabilir. ABD'li Savcı Jackson'un bu uyarısı, dünyanın büyük güçlerinin üstlenmek zorunda olduğu etik bir sorumluluğun, bu tarihsel dönemeçte hatırlatılmasından ibaretti. Bu Nürnberg düsturu, sonradan Hollywood'un da dikkatini çekti, bununla ilgili filmler yapıldı. Ama bugün dünya ve tabii ABD, aynı sorumluluk bilinciyle bir kez daha yüzleşmiş durumda. Ve ne yazık ki, bu bir film sahnesi değil, sadece gerçek ve feci bir gerçek.