'Casus belli'

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde, her iki devletin de kıyıdaşı olduğu Ege Denizi'yle ilgili yetki alanlarının belirlenmesi/sınırlandırılmasıyla ilgili birtakım hukuksal uyuşmazlık konuları bulunduğu bilinen bir sorundur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde, her iki devletin de kıyıdaşı olduğu Ege Denizi'yle ilgili yetki alanlarının belirlenmesi/sınırlandırılmasıyla ilgili birtakım hukuksal uyuşmazlık konuları bulunduğu bilinen bir sorundur. Karasuları konusu da bunlardan birini oluşturuyor. Yunanistan, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin tarafı olan bir ülke, Türkiye değil. Ve Türkiye'nin, bu sözleşmeye taraf olmamasının önde gelen nedenlerinden biri de bu. Bu sözleşme, karasularının azami genişliğinin 12 deniz miline kadar genişletilmesini kabul ediyor. Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki karasuları genişliği, altı deniz mili. Ancak Yunanistan, zaman zaman, sözleşme bağlamında böyle bir hakkını kullanacağından da dem vuruyor.
TBMM Başkanı sayın Bülent Arınç'ın başlattığı tartışma, Yunanistan'ın Ege'deki karasularını bu yönde genişletmesi halinde, bunun, Türkiye tarafından casus belli (savaş nedeni) olarak yorumlanacağı şeklinde açıklanan bir siyasal tutumun değiştirilmesi gereğiyle ilgiliydi. Arınç'ın böyle bir görüş açıklamasıyla, elbette her şey çözümlenmiş olmuyor, ama bir tartışma başlamış oluyor. Dolayısıyla, bir kez daha, tartışma adabı ve üslubu konusunda, hem siyasiler olarak hem de toplumca kendimizi sınamaya başlıyoruz.
Medyada, bu konuda yapılan yorumlar ve bazı siyasilere sorulan sorular şu yönde: Casus belli kararına dayanarak Türkiye, Yunanistan'a karşı savaş açabilir mi? Türkiye, böyle bir siyasal tutuma sahip olmadığını açıklarsa, Ege'deki çıkarlarımızı nasıl savunuruz? Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün.
Her şeyden önce, casus belli politikası ne anlama gelir? Bu, yalınkılıç bir savaş politikası mıdır? Böyle bir yorumda bulunabilmek için, herhalde hem dünya hem de Türkiye'den bihaber olmak gerek. Birkaç gün önce, Milliyet gazetesinde aktarıldığı kadarıyla, emekli büyükelçi İnal Batu da temas etmişti, her şeyden önce, uluslararası uyuşmazlıkları çözmek amacıyla kuvvete başvurma politikası, hukuken savunulamaz. O halde, mevcut tartışmayı yorumlarken, bunun ne anlama geldiğini veya gelmediğini bilerek yorumlamak gerek.
Bu politika, olsa olsa, Yunanistan'ın, karasularını belirtildiği şekilde genişletmesi halinde, Türkiye'nin bunu tanımadığını ortaya koyan bir tutumunun ilanı anlamına gelir. Bunun da, değişik uygulama biçimleri var elbette. Birtakım sivil gemiler veya askeri gemiler, Türkiye'nin tanımadığı, fakat Yunanistan'ın karasularına dahil kabul ettiği açıkdeniz alanlarında, eskisi gibi seyre devam ederler. Bu uygulamaya, Yunanistan'ın fiilen bir müdahalesi olmazsa bir sorun doğmaz. Fakat bir kuvvetle müdahale karşısında, Türkiye'nin de, meşru müdafaa konumunda kalan bir devlet olarak, orantılı bir karşılıkta bulunması söz konusu olabilir.
Konunun, olabilecek teorik hukuksal çerçevesi böyledir. Ancak dikkat etmek gerek: Böyle bir tablo, iki devlet arasındaki ilişkilerin başka hiçbir biçimde sürdürülemediği, tüm iletişim kanallarının tıkalı olduğu ve üstelik, tarafların kuvvet kullanmaya itibar etmekte yarar umduğu gibi vahim bir durumu ifade eder. Bugün, iki ülke arasında böyle bir ilişkinin olduğunu söylememiz, herhalde mümkün değil.
Kaldı ki, sormak gerekir: Türkiye'nin, böyle bir politikaya meyletmesinin asıl nedeni, Ege Denizi'ndeki çıkarlarına dikkat çekmek değil miydi? Bunu, dönemin hükümeti, casus belli gibi bir üslupla ortaya koydu. Ancak 1997 yılında, iki ülke arasında düzenlenen Madrid zirvesinde, Yunanistan'ın, bu konuda tek taraflı girişimlerden kaçınacağı; Türkiye'nin de, kuvvete başvurma politikasına itibar etmeyeceği mesajlarını verdiklerini unutmalıyım.
Serinkanlılıkla, şu gerçeği gözden uzak tutmamamız gerekir kanısındayım: 1990'ların ortalarından bugüne, iki ülke arasında gerçekten bir yakınlaşma varsa ve buna ümit bağlayıcı gelişmelere yönelik bir gayret göstermek mümkünse; bunun nedeni, savaş, silah, askeri müdahale, vb. formüllere mi dayanıyor? Yoksa, her iki ülke toplumlarının da dahil olduğu bir zeminde, hükümetler arasında birtakım sivil yakınlaşma ve uzlaşma formülleri için gösterilen iki taraflı gayretlere mi? Son sekiz yıllık dönem, açıkça ikinci seçeneğin önemini gösteriyor.