CIA uçuşlarının kökeni

CIA tarafından, paravan şirketler aracılığıyla düzenlenen gözaltı turları, işkence uçuşları ve işkenceli sorgu merkezleri, belki bu operasyonların gösterişli dilinin cazibesiyle dikkatleri çekmiş oldu.

CIA tarafından, paravan şirketler aracılığıyla düzenlenen gözaltı turları, işkence uçuşları ve işkenceli sorgu merkezleri, belki bu operasyonların gösterişli dilinin cazibesiyle dikkatleri çekmiş oldu. Çünkü, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından, 2002 yılının ilk aylarında, yine The Washington Post gazetesinin bildirdiği bazı vakalar nedeniyle bu tür operasyonların başlangıç sinyalleri veriliyordu. O zaman, Radikal gazetesi de bu gelişmeyi aktarmıştı. Ben de, bu sütunda konuyla ilgili bir yazı yazmıştım.
Bugün ortaya çıkan gelişmeler, bu 'terörle mücadele' şiarının hangi yöntemlerle ve hangi zeminlerde yürütüldüğünü gösteriyor. Ve herhalde, yüzyılları bulan ülke üzerindeki egemenlik ilkesinin ısrarlı savunucularının karşısında, alaycı ve umursamaz bir yüz ifadesiyle bu 'terörle savaş' teranesi yinelenip duruyor. İşin trajikomik tarafı, genellikle hakların korunmasına yönelik uluslararası eleştiriler karşısında, o egemenlik ilkesine dört elle sarılan çevrelerin, bu konuda ya birden sessizleştiğini ya da bu durumu haklı göstermeye çalışan siyasi işbirliği ilkelerinden dem vurmaya başladığını görmek.
Aslında, ABD yönetimlerinin işkenceyle mücadele konusunda uluslararası yükümlülükler altına girmekten uzakta bir konumu tercihi, hiç de yeni değildir. Yeni olan, hukuka olan bu mesafenin yeni birtakım operasyonlarda ortaya çıkan görünüm biçimleri. Bu bağlamda, 1987 yılında, Birleşmiş Milletler'de kabul edilmiş ve işkenceyle mücadele konusunda önemi büyük olan uluslararası sözleşmeyi hatırlatmak istiyorum. Sözleşmenin özgün adı biraz uzundur, ama neyin karşısında olunduğunu hissetmek bakımından aktarmakta yarar var: İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Aşağılayıcı Muamele ve Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi.
ABD, 1994 yılında bu sözleşmeye taraf oldu. Ancak bu hukuki işlemi gerçekleştirirken, sunduğu çekincelerin ve beyanların kapsamı, hukuken şaşırtıcı bulunsa da, bugün siyasi olarak yeterli açıklığa sahip kabul edilebilir.
ABD, daha bu sözleşmeyi onaylamadan önce, bir bildirge sunarak şu konuya dikkat çekmiştir: ABD, bu sözleşmeyi onaylamakla, kendi anayasasının yasakladığı bir yasama işlemi veya diğer bir muamele yapmak zorunda olmadığını ya da bu yönde bir yetkiye sahip kılınmadığını beyan eder. Ve bu konuda gerekli hukuki yorumda bulunma yetkisinin de ABD'nin elinde olduğu, ayrıca vurgulanır. ABD'nin bu sözleşmeyle bağlanırken beyan ettiği çekinceleri ve sözleşme hükümlerini nasıl yorumlayıp uygulayacağına ilişkin beyanları da, hep bu uluslararası yükümlülüğü sulandırmaya yönelik olmuştur.
Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, ilk maddesinde 'işkence'yi şöyle tanımlar: "Bir kişiye veya bir üçüncü kişiye, bu kişinin veya üçüncü kişinin işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil nedeniyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrımcılığa dayanan herhangi bir nedenden ötürü bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden başka bir kişinin teşviki veya rızası ya da muvafakatıyla uygulanan maddi veya manevi ağır acı veya ıstırap veren bir fiil."
ABD, bu tanımı nasıl anladığına ilişkin resmi beyanında, ortaya çıkan kişisel tahribatın niteliğiyle ilgili ek koşullara da yer vermiştir. Bu, 'maddi ya da manevi acı ve ıstıraba yol açan fiilin özellikle bu amaca yönelik olmasının istenmesi' ve 'bu manevi acı ve ıstırabın kalıcı bir manevi zarara yol açması'dır. Ancak, bu sonuçların doğması için varlığı gereken fiiller de ABD'nin bu beyanında, dört kalem halinde ve somut olarak çerçevesi çizilerek belirtilmiştir.
Bütün bu açıklamalar ne anlama geliyor? Sanırım bir cevaba gerek yok. ABD, uluslararası insan hakları hukukunca 'işkence' (veya diğer yasaklanmış muamele veya ceza) hallerini, bu yükümlülükten daha dar uygulayacağını ve yorumlayacağını ilan etmiş oluyor. Dikkat ettiyseniz, ABD yetkililerince, bu operasyonlar nedeniyle yapılan açıklamalarda, hep uygulanan soruşturma yöntemlerinin bu ağırlıkta kişisel tahribata yol açmayacağına dikkat çekiliyordu. Hukuk sessizdir, ama siyasi davranışların haritasını gösterir.