Çözüm sorumluluğu

Kıbrıs sorunu, 1960'lardaki çocukluk yıllarımdan beri, artık hayatımın bir parçası gibi geliyor.

Kıbrıs sorunu, 1960'lardaki çocukluk yıllarımdan beri, artık hayatımın bir parçası gibi geliyor. Uluslararası bir uyuşmazlık konusunu, sadece öznel değerlendirmelere atfen açıklamaya çalışmak elbette mümkün değil. Fakat bu sorunun, Türkiye'de yaşayan insanların kaç kuşaktır yüzleştiği bir
sorun olduğu da tartışmadan uzak bir gerçek.
Bu kadar uzun bir süredir çözülemeyen sorunlarda, bunun niçin çözülemediği sorularına yeterli ve tatminkâr cevaplar sunulamaması da bu işin bir başka cephesi. Öte yandan, bu 'çözümsüzlük' durumunun sağladığı farklı avantajlardan kendi lehine yararlanmaya çalışan pek geniş bir kesim de, aslında bu çözümsüzlük statüsünü pekiştirir. Bu, elbette bu sorun etrafında kümelenmiş değişik taraflar bakımından birbirinden farklı olarak tanımlanabilecek çıkarları ifade eder. Ama sorunun, bir sorun olarak kalma durumu da gitgide ağırlaşır.
Kıbrıs'taki çözümsüzlük sorunu, Türkiye ve KKTC bakımından, stratejik çıkarlara aykırı, olası bazı gelişmelere vurgu yapılarak tanımlanıyor. Kıbrıs'ın güneyindeki yönetim bakımındansa, görülen o ki, zaten böyle bir çözüm kaygısı yok. Birkaç ay sonra, AB'ye tam üye olarak katılacak olması, çözüm çabasını bu yeni statü altında ve kendi lehine, daha da güçlü bir biçimde kullanma olanağı sağlayabilir. Kaldı ki, Kıbrıs uyuşmazlığının önemli konu başlıklarından olan mülkiyet hakkı ve seyahat özgürlüğü konusunda, bunun, siyasi görüşmeler bağlamında değil, fakat Avrupa Konseyi'nin insan hakları ihlallerini uluslararası zeminde denetleme mekanizması çerçevesinde hukuki bir kazanım elde edilmiş olması da, bu konuya ilişkin çözüm baskısını hafifletici bir gelişmedir.
Fakat öte yandan, Türkiye tarafı ve KKTC bakımından, hep birer aleyhe gelişme olarak görülebilecek bütün bu durumların, aslında sorunun süregelmesine bağlı olduğu da ortada.
Bugün KKTC, sadece Türkiye tarafından tanınan bir devlet. Ama Türkiye ile bir ticari pazarın iki ortağı biçiminde ilişki kurması da mümkün değil. Zira Kıbrıs'a karşı, Türkiye de, güçlü ekonomik tedbirler uyguluyor ve mali duvarlar örüyor. Fakat öte yandan, kuzeyle Türkiye'nin ekonomik bütünleşmesi formülü de, gerektiğinde kullanılabilecek bir kart olarak
elde tutuluyor. Geçen aylarda akdedilen gümrük birliği andlaşmasıysa, AB ile yürütülen gümrük birliği ilişkisiyle bağdaşmıyor ve onun için işlerlik kazandırılmadı. KKTC'deki hayatın Türkiye kaynaklı yardımlarla yaşatılmaya çalışılması ve Türkiye'de banka yolsuzluklarıyla amansız bir mücadele söylemi yükseltilirken, KKTC'nin, karanlık 'kıyı bankacılığı'na
(off-shore banking) teslim olması anlaşılabilir bir tutum değil.
Türkiye'de, bu sorunun tartışılmasında, neredeyse, son aylarda yapılan ifade özgürlüğüne ilişkin iyileştirme yasalarının bile etkisiz olduğu bir tartışma ve değerlendirme üslubu etkili kılınmaya çalışılıyor. Bu, Meclis'teki anamuhalefet cephesinde de aynı kıvamda ve belki daha da koyu. Bu durum, Türk ceza kanunu tasarısının bazı maddeleri bağlamında 'milli menfaate aykırı hareket' olarak bile nitelenebilecek çapta bir etkide bulunma gayretidir.
Başbakan Erdoğan, kısa bir süre önce, Kıbrıs sorunuyla ilgili bir konuşmasında, gerekirse AB'nin dışında kalmanın dünyanın sonu olmadığını söyledi. Bu tür sözlerin, siyasi manevralar bakımından bir etkisi olduğu ölçüde, siyasilerce kullanıldığı görülür. Ancak, sakin bir biçimde düşünüldüğünde, Türkiye'nin, özel idareler kurup tüm yasal ve idari yapısını değiştirme uğraşına başladığı, bunun için geniş bir eğitim ve uyarlama çabasının da sürdüğü AB'ye üyelik yolunda, böyle bir durumun pek rasyonel bir sonuç olduğunu iddia etmek mümkün değil.
Kaldı ki bir demokraside, herkes hesap verebilir sayıldığına göre, bu, izlenen belli politikalar bakımından da geçerli olsa gerek. Türkiye'nin, AB'ye tam üye adaylığının kabul edildiğinden bu yana, Kıbrıs uyuşmazlığı bağlamındaki sorumluluğu, sadece BM Genel Sekreteri'nin yürüttüğü temasları esas alan kapsamlı bir çözüm bulunmasını desteklemesinden ibaretti. Bu konuda Annan Planı, Türkiye ve KKTC açısından, belki de görüşülmeye en müsait BM belgesi olmakla birlikte, durum ortada. Rum tarafının böyle bir görüşmeye gönüllü olmadığı gerçeğinin aksine, Türk tarafının gönülsüzlüğü tüm dünyaya ilan edilmiş durumda.