Değişim insana karşı

ABD ve Britanya'nın Irak'a karşı savaşı, dünya düzeninin inşasında esas alınması gereken hukukun da değişmekte olduğu şeklinde yorumlara yol açıyor.

ABD ve Britanya'nın Irak'a karşı savaşı, dünya düzeninin inşasında esas alınması gereken hukukun da değişmekte olduğu şeklinde yorumlara yol açıyor. Bu durumda, mevcut savaş politikasının eleştirilmesi, aslında dünya hukukunun değiştirilmekte olduğu gerçeğinin farkında olmayan eleştiriler olarak nitelenebiliyor.
Her şeyden önce, ABD ve Britanya'nın Irak macerası, hukuk söyleminin yerine güç söyleminin ikame edilmesini cüretkâr bir biçimde ortaya koyan bir gelişme. Devletler dış politikalarını belirlerken, genellikle uluslararası hukuk kuralları manzumesine göz atıp bir rota çizmezler. Ama buna rağmen, bu politikaya hâkim olan söyleme bir hukuk potası içinde anlam verilmesi, bütün bir 20. yüzyıl boyunca kotarılmaya çalışılan çabaların bir sonucudur. Üstelik bu değişim, sadece uluslararası düzene hâkim ilkelerle de sınırlı değildir. İnsanın haklarına ilişkin hukuki söylemdeki değişim de bu uluslararası gelişmeye paralel bir nitelik gösterir.
Bugün, bütün bu olan biteni mevcut hukuktaki değişimin bir ifadesi olarak görüp bu yönde tespitlerde bulunduğunu iddia etmek, aynı zamanda insana ilişkin haklar söylemini tümüyle reddetmekle de eşdeğer bir durumu ortaya koyar.
O halde, 'gerçekçilikle' savunulduğu iddia edilen görüş, bu ölçüde bir değişimi mi ifade ediyor?
ABD'nin, Afganistan'daki çarpışmalarda ele geçirdiği hasım taraf mensuplarına, 1949 Cenevre Sözleşmeleri'yle tanınan 'savaş esiri' statüsünü tanımaktan ısrarla kaçınması ve bu kişileri, birer 'savaş alanı tutuklusu' olarak tanımlayarak, adil yargılama ve hukukun üstünlüğü kavramlarından arınmış bir 'hukuk' önünde sorumlu tutması, bazılarının hararetle savunduğu o değişime bir örnek olarak gösterilebilir. 20 yıldan fazla bir süre önce, işkence yapmaktan sorumlu kişilerin 'tüm insanlığın düşmanı' olarak nitelendiği yargı kararlarına sahip ABD'de, bugün işkencenin hâkim kararı ve nezaretiyle icra edilebilecek etkili bir sorgulama yöntemi olduğunu savunan 'hukukçular'ın türemesi, bu değişimin, Başkan Bush'un kendi ülkesinde bile ne yönde ortaya çıktığını açıkça gösteriyor.
Eğer bu durum kalıcılık kazanacak olursa, bunun bir değişimden de öte, bir dönüşüm halini alacağı söylenebilir. Bu, her şeyden önce, insanı tanımlamakla ilgili bir dönüşüme yol açacaktır. İnsanın 'insanlaşması' süreci ve bunun, dünyadaki tüm insanları kapsayacak bir biçimde tanımlanması anlayışı çok eski değildir. Başkan Bush'un, elindeki baltayı tam da bu sürecin ortasına indirdiği söylenebilir. Bush'un, böylece yeni bir dünya nizamını belirlediğini sandığı bu çılgınlığın, sadece kısa vadeli çıkarlarla ölçülüp biçilmesi ve bazı kâr ve zarar hesaplarına konu yapılması da, ancak o oranda kısa vadeli bir kestirime konu olabilir.
Bu ortamda, Türkiye'nin konumu ve varmaya çalıştığı hedefler büyük önem taşıyor. Türkiye, bir süredir, insanı haklarıyla birlikte tanımlama gayretini hızla kotarmaya çalışma süreci içine girmişti. Hatta 11 Eylül sonrasında, ABD'nin, kendisini ve dünyayı içine sokmaya çalıştığı kaosa rağmen, biraz da hoş bir hayretle, Türkiye'nin, nasıl da farklı bir ivmeyle farklı bir yolda seyretmekte olduğu belirginlik kazanmaya başlamıştı.
Bugün, birtakım kısa vadeli hesaplar yapılırken, bunun, Türkiye'nin yol ve yön değiştirmesi anlamına da gelip gelmeyeceği titizlikle düşünülmek zorunda.