Demokrasiye geçiş hukuku

Türkiye'de hukukun iyileştirilmesi amacıyla yapılması gerekenler, bugün öncelikle yasal değişiklikler biçiminde bir önem taşıyor.

Türkiye'de hukukun iyileştirilmesi amacıyla yapılması gerekenler, bugün öncelikle yasal değişiklikler biçiminde bir önem taşıyor. Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren yapılan hukuk reformlarının da belirleyici olduğu bu anlayışın, modernleşme ve hukuk bağlamında elbette bir anlamı var. Ancak bugün, bir demokraside hukuk kurallarının oluşumu ve uygulanması idarenin tekeline bırakılamayacağı gibi, sadece bir yasama sorunu olarak da sınırlandırılamaz.
Kaldı ki, hukukun, sonuçta önceden belirlenmesi mümkün olamayacak ayrıntıda insanlar arası ilişkilere düzenleyici ve çözümleyici bir cevap bulma gereği, konunun, sadece bir yasama sorunu olarak sınırlandırılmasını doğal olarak olanaksız kılar. Hukukun asıl etkisi, ilişkilerin doğduğu ve bir uyuşmazlığın ortaya çıktığı ortamda buna bir çözüm bulunması anlayışıyla sağlanabilir. Fakat 'çözüm' kavramı, her bir vaka bakımından ayrı bir değerlendirmenin önemini ortadan kaldırmayacak bir biçimde, demokrasinin yapısal ilkeleriyle anlam kazanabilir.
Türkiye'de yasalar hazırlanırken, kural gereği elbette bunlara ilişkin gerekçeler de kaleme alınır. Amaç, o yasaların hangi etmenlerin ışığında kaleme alındığının ve düzenleme hedefinin belirlenmesidir. Bu, o yasayı hazırlama evresinde, ya ilgili komisyonların ya da sonuçta, Meclis'teki çalışmalar sırasında kesinleşir. Fakat, Türkiye'deki yasama faaliyeti bakımından, Anayasa'daki yargıçların bağımsızlığı ilkesini altüst eden bir uygulama, yıllardır sürdürülmekte. Bu, hazırlanan yasa tasarılarının gerekçelerinin, adeta o yasanın uygulanmasına ilişkin rehber metinler şeklinde kaleme alınmasıdır. Bu ne demektir?
Örneğin, Meclis Başkanlığı'na sunulduğu belirtilen 6. uyum paketinde yer verilen ve Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesinin yürürlükten kaldırılmasına ilişkin hükmün gerekçesinde şu görüş yer alır: "Türk Ceza Kanunu'nun 311. maddesi gereğince, 8. maddenin yürürlükten kaldırıldığında boşluk doğması bir tarafa, ülke bütünlüğü aleyhine propaganda suçu daha ağır bir cezayla cezalandırılabilecektir." Aynı gerekçeye göre, bu bağlamda "Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesinin ikinci fıkrası hükmü de uygulanabilecektir."
Veya mevcut Türk Ceza Kanunu tasarısının, daha önce basında da tartışma konusu olan, 'Temel milli yararlara karşı hareket' başlıklı 359. maddesine göre, temel milli yararlara karşı eylemlerde bulunmak maksadıyla doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için para veya herhangi bir yarar veya vaat kabul eden kişiler hakkında 10 yıla kadar hapis ve 50 milyar liraya kadar ağır para cezası hükmolunabilecektir. Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya para veya yarar, basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak için verilmiş ve vaat edilmişse ceza artırılacaktır.
Maddenin gerekçesinde, "Türk askerinin Kıbrıs'tan çekilmesi veya bu konuda Türkiye aleyhine bir çözüm yolunun kabulü için veya sırf Türkiye'ye zarar vermek maksadıyla, tarihsel gerçeklere aykırı olarak, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ermenilerin soykırımına uğradıklarının basın ve yayın yoluyla propagandasının yapılması," ağırlaştırıcı fiillere örnek olarak gösteriliyor.
Bütün bu örnekler, ilgili vakalar bakımından ayrıca bir değerlendirmeyi gerektirir. Ve bu bakımdan asıl tartışma konusu, yargıcın hukuki temellendirme ve bir hükme varma konusunda tamamen yalnız kalması anlamına gelen bağımsızlığının sınırlandırılmaya çalışılmasıdır. Anayasa'ya göre, yargı yetkisi Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacaksa ve yine Anayasa'ya göre, hiç kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacaksa, böyle bir 'gerekçe' yazma yetkisinin kaynağı nedir?
Bu durum, devletin bir işlevi olan yasamanın, aslında diğer bir devlet işlevi olan yargıya bile güvenmediğini ifade eder. Hukukun bu şekilde tasarlanması ve bu anlayış içinde uygulanmasının beklenmesi, demokrasi tarifiyle bağdaşır rejimler için geçerli değildir. Yoksa 'yetkililerin' bu konulara ilişkin mazeretini 'demokrasiye geçiş' yaftasıyla mı mazur görmeliyiz? Fakat 'geçiş' demokrasiye doğru olacaksa, bunu sağlaması öngörülen araçların tarifi de, en azından bu hedefe varmayı kolaylaştırıcı olmak zorunda değil midir?