Devletler düzeninin hastalıkları

Geçen hafta, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde kabul edilen, Irak'a ilişkin yeni kararla 'meşruiyet' sorunu giderilmiş oldu mu?

Geçen hafta, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde kabul edilen, Irak'a ilişkin yeni kararla 'meşruiyet' sorunu giderilmiş oldu mu?
Irak'taki savaşın şiddetinin sona ermesi, bu savaşın meşruiyeti üzerindeki yoğun tartışmayı sona erdirmese de, dindirmiş görünüyor. Belki, son Irak kararının kabulüyle bu tutumun ivmesi daha da artabilir. Savaş fikri ve bunun savunusu, sadece savaşın sürdüğü döneme itilmiş bir muhalefete konu yapılamayacağına göre, bugünler ve sonrasında da bu tartışmayı sürdürmek ve olanları anlamaya çalışıp tanımlamak gerekiyor. Aksi halde, büyük medyanın, objektifi silah namlusuna eşdeğer kabul eden yaklaşımıyla bir savaş değerlendirmesi, bu tartışmayı da kuşatmış sayılabilir.
Konsey'in bu yeni kararı, bilindiği gibi, Suriye dışında 14 üyenin oybirliğiyle kabul edildi. Ve tabii, savaşın muhalifleri olan Almanya, Fransa ve Rusya bu defa muhalif olmadılar. Henry Kissinger, savaşın kızıştığı günlerde kendisiyle yapılan bir mülakatta, Fransa'nın genellikle ABD karşıtı bir söylemi ön plana ittiğine, fakat sonunda ABD'den çok da farklı olmayan bir yerde durduğuna dikkat çekmişti. Sanırım bugünkü durum Kissinger'ı haklı çıkardı. Aslında iyi de oldu. Zira, devletler sistemine hâkim anlayışın toplumsal örgütlenme karşısındaki farklılığı, bir kez daha kendini göstermiş oldu.
Savaş sürerken, ABD'nin yeni muhafazakârlarının bazı temsilcileri, Birleşmiş Milletler'in ne 'birleşmiş' ne de 'milletler'den oluştuğunu söylüyor ve zaten, bu siyasi ve hukuki 'kurmaca' düzene uyulmasının abes olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu açıdan bakılacak olursa, yeni kararın kabulü, Birleşmiş Milletler'e dönüş gibi görülebilir. Ancak bu kararın, Birleşmiş Milletler örgütü ve devletler (özellikle Irak'taki işgalci güçler) bakımından öngördüğü tasarım, zayıf bir çoktaraflılığın, tek taraflı kuvvet politikası karşısında sınırlandırılmasından ibaret görünüyor. Bu karar bağlamında, Irak'taki işgalci güçlerce oluşturulan
idarenin, gerek Birleşmiş Milletler ve temsilcileri gerek diğer devletler ve onların şirketleri vb. yapılar karşısındaki açık üstünlüğü farklı bir yorumu engeller.
Konsey'in yeni kararında, Irak savaşının meşrulaştırılmadığını ileri süren Almanya ve Fransa temsilcileri, dolayısıyla bu kararı kabul etmede bir sorun olmadığını belirttiler. Kararda, açıkça Irak'a karşı başlatılan savaşın meşruiyetine ilişkin bir tanıma söz konusu değil, fakat bu savaş sonucunda Irak'ta bulunan ve bu kararda da 'işgalci güçler' olarak tanımlanan ABD ve Britanya birliklerine dayanan idarenin özel yetki, sorumluluk ve yükümlülükleri tanınmaktadır. Bu yapının varlığı ve
uluslararası hukuk bağlamında, tanınan ülkedeki bu konumuna varan gelişmelerse adeta hafıza kaybıyla karşılanmış gibi.
Uluslararası siyasi ilişkilerde, gelişmeler karşısında dünyanın her gün bozulup yeniden kurulduğunu düşünmek, mümkün olabilir. Ancak, kararda savaşın meşruiyetinin açıkça vurgulanmamış olması, sadece ABD politikalarının devamını sağlamak bakımından anlamlı, yoksa başlangıçta savaşa muhalif olan devletlerin bu tutumunu sürdürmelerinin dayanakları ciddi bir tartışma kaldırır.
Bugün varılan noktada, Birleşmiş Milletler sisteminin özellikle uluslararası barış ve güvenlik konularındaki rolü ve işlevi, sadece savaş sonrasındaki insani yardım çabalarına özgülenmiş görünmekte. Bunun, 1993 yılında, dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından ilan edilen 'Bir Barış Gündemi' projesinde öngörülen, çatışma sonrasında barışın inşası için yapılması gereken geniş kapsamlı faaliyetlerin de daha gerisinde olduğu söylenebilir.
Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası barış ve güvenlik konularında zaten büyük devletlerin tartışmasız üstünlüğünü, bu konuya ilişkin olarak kurduğu karar mekanizmasıyla teslim etmişti. Bu, bugün de değişmiş değil. Ve bu uluslararası örgütün bir örgüt olma kimliğinin işlevini ne ölçüde yerine getireceği, haklı bir soru olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu durumda, geleceğin belirlenmesinde devletler düzeninin bilinen hastalıklarına işaret edip, en azından kendi mekânında bunun üzerine gidebilen bir toplumsal örgütlenmenin önemi daha da artacaktır.