Dünyaya Irak'tan bakmak

Son birkaç günde, Türkiye'nin komşularında dikkat çekici gelişmeler oldu: İran ve Bulgaristan'da yapılan seçimlerdeki sonuçlar.

Son birkaç günde, Türkiye'nin komşularında dikkat çekici gelişmeler oldu: İran ve Bulgaristan'da yapılan seçimlerdeki sonuçlar. Her iki gelişmede de katı bir muhafazakârlık belirgin. Bu, İran'da, rejimin gereklerine katı bir biçimde itaati buyuran bir anlayışın yeniden irtifa kazanmaya başladığı anlamına geliyor. Bulgaristan'daysa, ırkçılığa varan bir siyasi söylemi benimseyen, aşırı sağdaki bir partinin oylarını epey artırdığı görülüyor.
Bir başka gelişme, yukardakiler gibi siyasi sahada gerçekleşmedi. Sınırları aşan bir sivil toplum hareketinin ürünüydü. Irak Dünya Mahkemesi'nin İstanbul'da üç gün süren nihai oturumu, dün 'Vicdan Jürisi'nin özet kararının açıklanmasıyla sonuçlandı.
Bu gelişmeler arasında ne gibi bir bağlantı bulunduğu sorulabilir. Bu bağlantıyı görebilmek için, çok derin stratejist yorumlarına boğulmaya gerek yok. Irak'ta olan bitenlerin ve buna yol açan siyasi anlayışın etkilerini düşünmek yeterli.
Irak Dünya Mahkemesi'nin İstanbul'daki oturumlarında yapılan sunumlar arasında, çevre mühendisliği öğretim üyesi Dr. Suad Naji Al-Azzawi, Bağdat'ın bombalandığı günlerde çekilmiş, kentin uydu fotoğraflarına yer verdi. Meteorolojik hareketler dışında, kentin tamamen bir duman bulutu altında olduğu açıkça görülüyordu. Hem Iraklı hem de ABD'li diğer araştırmacılar, 1991'den itibaren Irak'ın maruz kaldığı bombardımanlar sonucunda, su kaynaklarının, tarım alanlarının, toprağın ve havanın nasıl radyoaktif bir kirlenmeye maruz kaldığı ve bunun, insan ve çevre üzerindeki feci etkilerini, bilimsel araştırmalara dayanarak açıkladılar. Bunların başında, 1991'den itibaren, inanılmaz bir biçimde yükselmiş lösemi vakaları geliyordu.
BM eski genel sekreter yardımcılarından ve Irak'ta yürütülen 'gıda karşılığı petrol' programının sorumlusuyken, BM'nin Irak politikasını protesto ederek bu görevinden istifa eden Denis Halliday, konuşmalarımız sırasında, bombardımana maruz kalmış Iraklılara ait bazı cesetlerin neredeyse sıvılaştığını söyledi. Nedeni, kullanılan silahların yaydığı ısının etkisiydi.
Irak'ın kültürel mirasından sorumlu kurumlarda çalışan Iraklılar ve bu konuda çalışan araştırmacılarsa, ülkenin kültürel malvarlığının nasıl yağmalanıp talan edildiğini somut veriler ve kanıtlara dayanarak sergilediler. Bu açıklamalar arasında işgal kuvvetlerinin bu konuda bir önlem alma konusundaki kayıtsızlığına da özellikle dikkat çekildi. Bir konuşmacı, bu kadar devasa bir askeri harekâtı yönetip yönlendirmeyi başaran bir gücün, olası bir kargaşaya yönelik etkili bir önlem almada zafiyet içinde kalmasını izah edemediğini belirtti. Üstelik mevcut uluslararası hukukun da, tam bunu öngörmüş olmasına rağmen.
Bu saptamalar, hemen tepkisel bir karşı söylemle, Saddam rejiminin bir devr-i saadet olduğu anlamına mı geliyor? Elbette değil. Sadece, gerek sistemin öngördüğü mekanizmalara uyulduğu söylenerek, gerek sistemin tamamen devre dışı bırakılması sonucunda, bu eylemleri gerçekleştirenlerin nasıl bir anlayış ve uygulama içinde olduğunu gösteriyor, o kadar. Kısacası, her hareket sadece onu yapanları tanımlar.
Bütün bu tablonun gerisinde, böyle bir ölümcül etkiye maruz kalacak insanların, aslında hiç de umursanmadığının görülmesinin dışında, başka bir gerçek bulmak mümkün gözükmüyor. Başka bir deyişle bu ölçüde bir umursamazlığın doğurduğu bu ölümcül tablo, sonuçta bu insanlara karşı derin bir ayrımcılığın da izlerini taşımaz mı? Varsayalım ki, bunlar, bir savaş ortamının doğal sonucu sayılabilecek, hiç de şaşırtıcı olmayan örnekler. Peki, bunlar karşısında nasıl bir algılamanın doğacağı da mı hiç önemli değil. Öyle olduğu anlaşılıyor. Ve belki, güce hâkim olmanın, bu gibi 'yan' sorunların üstesinden gelmek için de yeterli olacağı düşünülüyor.
Ancak, İran'daki seçim sonuçları üzerinde, şayet İran'ı da yalayan bu ateş hattının etkilerini bulmak mümkünse; bilinmelidir ki, Bulgaristan ve dünyanın başka yerlerinde de, son yıllarda gitgide yükselen ırkçı söylem de, bu bakıştan büyük bir güçle besleniyor.
Irak Dünya Mahkemesi'nin, görmeye ve göstermeye çalıştığı asıl gerçek, insanın bu yüzüydü. Bu önemli çabaya olan yakınlık ve uzaklık da, sonuçta kendimizi nasıl tanımladığımızla ilgili olsa gerek.