Egemen olmak

"...(E)tnik gruplar arasında şiddet çatışmalarının yaşandığı yerlerde, azınlıklar kendi egemen cemaatlerini kurma hakkına sahip.

"...(E)tnik gruplar arasında şiddet çatışmalarının yaşandığı yerlerde, azınlıklar kendi egemen cemaatlerini kurma hakkına sahip. Filistinlilere neredeyse oybirliği ile tanınan bu hak, Irak'taki Kürtler için de geçerli olmalı." Bu görüşü, geçen cumartesi günü, Radikal'de de çevirisi yayımlanan, 'Devlet Iraklı Kürtlerin de Hakkı' başlıklı yazısıyla Kudüs İbrani Üniversitesi'nin tanınmış profesörlerinden Şlomo Avineri savunuyor.
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, Balkanlar'da, Afrika'da, Asya'da, etnik veya dini ya da başka kimlik özellikleriyle kendini tanımlayan gruplar arasında, böyle şiddetli çatışmaların yaşandığı birçok örnekle karşılaştık. Bunların neredeyse hepsinde, kendi egemenliklerinin
ilanı peşinde olan ya da bunun engellendiği gruplar çatışıyordu. Bu çatışma halini, sadece azınlık olmaya bağlı olarak açıklamak da kolay değil. Zira, çatışmalardaki azınlıkların, yaşadıkları bölgelerdeki başka azınlıklar karşısında çoğunluğu oluşturmalarına bağlı olarak ortaya çıkan pek çok çatışma da var.
Fakat görünen bu çatışmalar dalgası, ülkedeki asıl hâkim güçle ona oranla azınlık sayılan gruplar arasındakidir. Bu görünür olma halinin sonuçta tamamen bir sayısal üstünlüğe bağlı olduğu ve bu anlamda bir 'güç' ilişkisini ifade ettiği de düşünülebilir.
Ancak her kimliğe bağlı çatışma ortamında, Avineri'nin ileri sürdüğü gibi, kendi egemen cemaatlerini kurma hakkına sahip azınlıklardan söz etmek, gitgide Rusların Matruşka bebekleri türü iç içe geçmiş cemaatlerin egemenlik talepleri olarak da tanımlanabilecektir. Irak ülkesinde, bir Kürt devletinin oluşumu, Arap deniziyle çevrili İsrail'in Arap olmayan bir yakın komşuya kavuşması bakımından önem taşıyabilir. Ancak bu görüşte, bir 'hak' vurgusundan çok realpolitik bir söylemin ağır bastığı düşünülebilir.
Irak'taki gelişmeler, kendi kaderini tayin hakkı konusunda, bugüne kadar yanıtı kolaylıkla verilmemiş bir soruyu hatırlatıyor: Ülkedeki halkı ayrım yapmaksızın temsil eden yönetimin bulunduğu bir ülkenin bütünlüğünün kısmen ya da tamamen bozulması, günümüz uluslararası hukukuna aykırı kabul edilir.
Peki, ya ülkedeki yönetim bu anlamda temsili bir niteliğe sahip değilse? Veya bundan da ileride, yönetimin temsili bir niteliğe kavuşması için yapılan çabaları, katı bir biçimde bastıran bir yönetim ülkeye hâkimse?
Bu durumun, ülke bütünlüğü bağlamında değerlendirildiği ve sonuçta, kısmen ya da tamamen bir ayrışmanın söz konusu edildiği bir hukuk kuralı yok. Dolayısıyla bu durumu, hukuka atfen savunmak, en azından, yazılı hukuk çerçevesinde kolay değil. Fakat 1990'lı yıllar boyunca ortaya çıkan benzeri çatışma durumlarında veya böyle bir çatışmanın önlenmesine yönelik olarak, görece zayıf tarafın güçlendirilmesine ilişkin siyasi/hukuki tasarımların da hep bir ayrışma formülüyle sağlandığını gördük.
Bu gelişme, 1648 yılındaki Vestfalya barışından günümüze dek korunan, bir devletin ülkesinin kısmen ya da tamamen tahribinin önlenmesi
ilkesinin gitgide zayıfladığı anlamına mı geliyor? Hukuken bunu iddia etmek zor. Fakat fiilen, Avineri'nin de yaptığı gibi, bu tezin savunulduğu örneklerle karşılaşmak mümkün.
Bu bağlamda, egemen devletlerin sayısının artması ve özellikle belli ilişkilerde, zaten egemenliğin ülke içindeki kullanılma biçimlerini değiştiren ve dönüştüren gelişmeler birbirine paralel. Fakat ayrışmanın söz konusu olduğu hemen hemen tüm örneklerde, toplumsal sorunlarını uzlaşmayla çözümleyebilme kabiliyetinden uzak, bilakis bastırma gücünü şehvetle icra etmeye yatkın yönetimler bulmak mümkün.