Eşikte bir Avrupa

Bu yazının yazıldığı sırada, Lüksemburg'daki AB Dışişleri Bakanları toplantısında, henüz bir ilerleme elde edilememiş ve bu durum...

Bu yazının yazıldığı sırada, Lüksemburg'daki AB Dışişleri Bakanları toplantısında, henüz bir ilerleme elde edilememiş ve bu durum, bizzat Britanya Dışişleri Bakanı Jack Straw tarafından da açıklanmıştı. Umarım, bu yazının okunduğu saatlerde bu konuda olumlu bir değişiklikle karşılaşmış oluruz.
Avusturya'nın, bu görüşmelerde tıkayıcı bir tutum içinde olduğu belirtiliyor. Avusturya'nın bu tutumu, önce Türkiye'nin tam üyelik statüsüyle ilgili muhalefeti biçiminde başlamışken, buna paralel olarak, Hırvatistan'ın da müzakerelere başlaması konusundaki ısrarıyla sürmekte. Hırvatistan'ın böyle bir ilerleme bakımından en önemli zafiyeti Lahey'deki Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ile yeterli bir işbirliği içinde bulunmayışı. Bununla kastedilen, Hırvatistan'ın, insanlığa karşı suçlar işlemekle itham edilen Hırvat General Ante Gotovina'nın mahkeme önündeki yargısal sürece dahil olmasını sağlamaktan geri duran bir politika izlemesi.
General Gotovina, aslında eski bir Fransız lejyoneri, üstelik hatırı sayılır bir Latin Amerika 'deneyimi'ne de sahip ve Fransa pasaportu taşıyor. Ayrıca eski Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand'ın istihbarat grupları için çalıştığı ve Fransa'nın, Jean-Marie Le Pen liderliğindeki ırkçı siyasi çevrelerine de epey yakın olduğuna dair bilgiler var. Ve tabii, bu kariyerinden 1990'lardaki Balkan savaşlarında da epey yararlanmış. Krajina Sırplarına yönelik saldırılarının vahşeti ve özellikle 'Fırtına Harekâtı', insanlığa karşı suçlar işlemek şeklinde, Lahey'deki mahkeme savcılığının iddianamesine konu oluşturuyor.
İşin daha da dikkat çeken tarafı, bu mahkemenin savcısı Carla del Ponte'nin kısa bir süre önce açıkladığı bir durumdu. Bu, Gotovina'nın Hırvatistan'daki Fransisken manastırlarından birinde, Vatikan'ın bilgisi dahilinde saklandığı ve bu duruma acilen son verilmesiydi. Vatikan, kendilerinin bir devlet statüsünde olmadığı için böyle bir işbirliğinde bulunamayacağını beyan etti. Bu elbette, birçok bakımdan, başlıbaşına epey
tartışma kaldırır bir görüştür. Ama Hırvatistan'daki Fransiskenler, iddiaları reddetseler de, Gotovina'ya olan hayranlıklarını gizleyemediler.
Sonuçta, koyu Katolik Avusturya'nın, açıkça ortaya koyduğu bu tutumu, özellikle kuzeydeki Avrupa ülkelerince sert bir biçimde protesto ediliyor. Avusturya'nın bu ısrarı, AB içi kurallar bakımından, her AB üyesinin kullanabileceği bir yetkinin sonucu. Ama nerede olursa olsun, devletler arasındaki ilişkilerin 'iyi niyet' esasına bağlı yürütülmesi yükümlülüğü de, o yetkilerin nasıl kullanılması gereğiyle ilgilidir. Bu, aynı zamanda, Avusturya'nın manevraları karşısındaki bir Türkiye tarafından da dile getirilmesi gereken bir gerçek.
Avusturya'nın, 'insanlığa karşı suçlar' etmenini hafifsemesini,
o iyi niyet ilkesi bağlamındaki sorumlulukları açısından ele almanın sonucu daha da ağır. Şimdilik buna girmek istemiyorum ama sanırım, Avusturya'nın, ırkçı bir partinin hükümet ortağı olabildiği bir Avrupa ülkesi olduğunu da göz ardı etmeyelim.
Avrupa ya da dar anlamda AB, özellikle son birkaç yılda, iyiden iyiye çelişkilerinin tutsağı oldu. Irak savaşı, Avrupa Anayasası, bütçe sorunları, genişleme tartışmaları bunların başlıcaları. Ama Türkiye'nin AB'ye tam üyelik adaylığı, ayrımcılığa varan bir muhafazakârlıkla açıklık kültürünü benimseyen çevreler arasındaki, Avrupa'nın bir başka çelişkisini de görünür kılmaya başladı.
Türkiye'nin, bu gelişmeler karşısındaki tutumunun ilkelerden taviz vermek biçiminde bir tepkiye neden olması elbette düşünülmemeli. Tabii, dış ilişkilerdeki iyi niyete bağlı, ilkeli bir tutumun, iç ilişkiler düzeni bakımından da korunması anlayışından taviz vermeksizin.