Filistin'in seçimi

Filistin'de devlet başkanlığı seçimini, Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Mahmud Abbas'ın kazandığı, seçim sonuçlarına ilişkin ilk haberlerden itibaren anlaşılmaya başlamıştı.

Filistin'de devlet başkanlığı seçimini, Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Mahmud Abbas'ın kazandığı, seçim sonuçlarına ilişkin ilk haberlerden itibaren anlaşılmaya başlamıştı. Abbas'ın yüzde 66 oranında oy aldığı belirtiliyor. Abbas'ın en yakın rakibi Mustafa Barguti, yaklaşık yüzde 20 oranında oy almış görünüyor.
Aralarında siyasal tutum farklılığı olmasına rağmen, bu iki adayın da şiddeti öne çıkaran bir kampanya yürütmediği söylenebilir. Bu durum, devlet başkanlığı seçimleri bakımından önemle vurgulanması gereken bir konudur. Abbas'ın, ilk sonuçlara göre, üstün bir çoğunlukla seçimi kazanmış olması, siyasal hareket kabiliyeti bakımından elbette önemli bir sonuç.
Bu, özellikle şiddete meyletmeyen bir siyaseti güçlendirmekte sağlam bir zemin sağlayabilir.
Ancak Filistin yönetiminin, geçmiş on yılına bakılacak olursa, yolsuzluk ve kayırmacılığın tüm yönetim yapısını ve ilişkilerini sardığı da görülür.
Bu durum, kendi geleceğini belirleme mücadelesinin, dünyadaki bu belki de en bilinen halk hareketinin geleceğini belirlemekten çok, ancak gölgelemeye yardımcı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Abbas'ın, yeni bir sayfa açıp açamayacağı konular arasında bu da var.
Abbas'ın rakibi Mustafa Barguti'nin, daha seçimlerin yapıldığı gün, dünya medyasının gözleri önünde ısrarla dikkat çekmeye çalıştığı konu da buydu. Barguti, parmağındaki seçim mürekkebinin asetonla çıkarılabileceğini gazetecilere göstererek, seçimlerin yürütülüş tarzı konusunda kuşku uyandırıcı tertipler olduğu şeklinde ima yollu bir eleştiride bulundu. Seçimi kazanamasa da, insan hakları alanındaki mücadelesiyle haklı bir itibar kazanmış olan Barguti'nin, bu yoldan ilerleyerek Filistin siyasetinde demokratik bir muhalefetin güçlenmesine de gayret etmesi, en azından Filistin için siyasal bir kazanç olmalı.
Mahmut Abbas da, Yaser Arafat gibi, Filistin Kurtuluş Örgütü içinde pişmiş bir sima. Ancak bir lider olarak daha avantajlı sayılabilir. Bunun nedenleri arasında, Abbas'ın siyasal geçmişinin bir etkisi olduğu elbette düşünülebilir. Ancak bunun kadar, gerçekten meşruiyetinin halkoyuyla sınandığı bir lider olarak bu görevi üstlenmesi de gözden uzak tutulmamalı. Kısaca, Filistin halkının kendi geleceğini belirleme mücadelesinde, demokratik bir mücadele dilini güçlendirme azmi şimdi daha da önem kazanmış görünüyor.
Ama bu sorunun temel parametrelerini de gölgede tutmak kabil değil. Örneğin İsrail tarafından işgal altında tutulan topraklar gerçeği ve Filistin topraklarından sürülmüş muazzam bir mülteci kitlesinin varlığı. Bunlar, herhalde Abbas'ın demokratik bir dili güçlendirmesi beklenirken, görmemesi istenecek konular da değil. Bu sorunun giderilmesinde, elbette müzakereye açık olma tutumu çok önemli ama bu konularda, asıl etkin bir tutumu ortaya koyma sorumluluğu da İsrail'in yeni oluşmakta olan hükümetinin omuzlarında.
Ölçüsüz bir şiddetin haklı gösterilebilmesi hiçbir durumda kabul edilemez. Ama çözümsüzlüğün kireçlenmeye yol açtığı bu gibi kronik vakalarda da, mağduriyet haliyle şiddetin ölçüsüzlüğü arasında bir nedensellik kurmaya yatkın çevreler için en uygun zemin yaratılmış oluyor. Dolayısıyla Filistin-İsrail sorununun tarafları bakımından, bu sorun bağlamındaki konumlarını güçlendirme mücadelesinde, yeni bir 'güçlenme' diline ihtiyaç olduğu açıkça görülüyor. Yaser Arafat'ın ölümünün ardından beliren ilk siyasal gelişmelerin bu yeni dili tanımlamada bir değişime yol açıp açamayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.