Geçmiş yıla bakmak

Yeni yılı, hep yeni doğmuş bir bebek gibi tasvir etme alışkanlığı vardır.

Yeni yılı, hep yeni doğmuş bir bebek gibi tasvir etme alışkanlığı vardır. Eskimiş yılın da beli bükülmüş bir ihtiyar olarak gösterilmesi, genellikle buna eşlik eder. Eski yılın saçı sakalı ağarmış bir erkek olarak çizilmesi, adeta yeni yılın da bir erkek çocuk olduğunu ima eder. Ve bu söylem, hayatın başka alanlarında da sürer geder.
Yeni yılın ilk günlerinde, tüm medyada genellikle geçen yılın bir dökümünün yapıldığını görürüz. Değişik ülkelerdeki siyasi gelişmeler, doğal afetler, göz alıcı başarı haberleri kronolojik olarak sıralanır. Bu tasnifler, genellikle çok yüksek dozlu bir hayatın ritmini yansıtır. Oysa yaşananlar, elbette sadece siyasi seçimler ya da devlet başkanlarının değişmesi, Hollywood yıldızlarının özel hayatındaki değişiklikler, Nobel ödülleri, doğal afetler ya da insanın neden olduğu felaketlerdeki büyük kayıplardan ibaret değildir.
Bu olan biteni küçümsememekle birlikte, bir yılın sadece bu mertebede görünür olduğunu iddia etmek, tabii ki mümkün değil.
Üstelik, o ölçüde de vahim sonuçları olabilecek bir yaklaşım. Örneğin çok uzun zamandır dünya medyasında haber konusu olmaya layık bulunan felaketlerin, bunlar sonucunda meydana gelen insani kayıplara bağlı olduğu bilinen bir durum. Çok sayıda insanın kaybı, sonuçta insanın kendisiyle ilgili varlık sorununu hatırlatır.
Bu göz ardı edilemez. Ancak, birçok toplumsal ve siyasal sorunun, sadece bu şekilde görünür kılınmaya çalışıldığı ve bunda epey başarılı olunduğunu gösterir örnekler de, hiç azımsanacak gibi değil.
Bazı durumlarda, bu medya klişesinin kırıldığını görürüz. Fakat bu, o kayıpların sadece nedenlerinin önemsendiği kaygıların bir sonucu da değildir. Ağır, kasvetli bir tarafgirliği ifade eder. Ve o klişelerle bakıldığında bile gözden ırak tutulamayacak bazı sonuçlar bir türlü görünemez.
Son bir yılda, Afganistan'da yürütülen savaş sonucunda ortaya çıkan insan kaybının hangi rakamlara vardığı, buna yol açan nedenlerin sorgulanması gibi konular, bu tutumun çok belirgin bir örneği. Öldürülen Afganların sivil ya da çarpışırken ölen muharipler olması çok önemli değil. Asıl sorgulanması gereken, nasıl öldürüldükleri değil midir?
Bu görüş uzaklığının nedeni, sadece coğrafi olarak nitelenebilir mi? Türkiye'ye bakalım. Kendi ülkemizdeki 'recm' mağduru Şemsiye Allak'a yönelik ilginin derecesi, Nijerya'da recm cezasına mahkûm edilen Emine Naval'e yönelik ilgiden daha fazla değil. Belki, ondan bile zayıf.
Bunun, münferit bir vaka olduğu iddiasıyla geri durulması, aslında sistemin tanımlanması sonucunu da doğurur. Ve sistem, insan öldürmeye kadar varan bu nitelikte suçların işlendiği vakalara, örneğin Adalet Bakanlığı istatistikleri arasında yer vermez. Böylece, istatistiklere yansıyan o rakamlar gitgide matlaşır. Türkiye'de, her fırsatta altı çizilen modernleşme projesi, aynen o resmi istatistik yayınlarında olduğu gibi, belli ritüellerin sürdürülmesi halini alır. Bu gibi vakaların örtbas edilmesinde, başka siyasal çıkarların gözetilmesine bağlı olarak, bazı toplumsal çevrelerin de etkili olmaya çalışması, doğrusu, devlet ve toplum arasında, bu konularda trajikomik bir uyumun sağlanması olarak da yorumlanabilir.
Sonuçta, geçen bir yıla bakarken görmeye çalıştıklarımız, gelecek yılı nasıl yaşamak istediğimizi de ifade ediyor.