Geleceğin tayini

ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın beklenmeyen Türkiye ziyareti, savaşın,</br>Irak'ın kuzeyinde seyredecek kesimine ilişkin bazı lojistik destek ve...

ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın beklenmeyen Türkiye ziyareti, savaşın,
Irak'ın kuzeyinde seyredecek kesimine ilişkin bazı lojistik destek ve insani yardım konularına ilişkin işbirliği arayışı şeklinde açıklandı.
Türkiye'nin, Irak'taki savaşı sadece bu ülkenin kuzeyine yönelik politikalar çerçevesinde algılamayı sürdürmesi, bu konulardaki işbirliğinin
de aynı bağlamda doğuracağı sonuçlar veya önleyeceği tehlikeler şeklinde yorumlanmasını kolaylaştırabilir.
1991 bahar aylarında, Irak kuvvetlerinden kaçan Kürt sığınmacıların komşu ülke sınırlarına yığılması olayından sonra, Irak'ın bu bölgesine yönelik ABD ve Britanya politikası ortadadır. Bu, 36. enlemin kuzeyinde Bağdat yönetiminin egemenlik yetkilerini icrasına engel olan bir politikadır. Türkiye de, 1991 yılından itibaren, TBMM'nin kararlarına dayanan değişik kapsamda harekât planlarıyla ve bu bölge üzerinde uçuş yasağının denetimi şeklinde bu politikanın fiilen işlerlik kazanmasını kolaylaştırdı. Bugün, savaşın bu bölgeyi de kapsamına alacak bir biçimde genişletilmesi karşısında, bu planın icrası da anlamını yitirmiş görünüyor. Kaldı ki, süren savaşın nihai olarak Irak'taki rejimin yeniden tesisine yönelik siyasi bir hedefinin olduğunun da sürekli olarak tekrarı, sadece kuzeye yönelik bir politikayı şimdilik geriye itmiş görünüyor.
Bu savaşın, Irak'taki yönetimin ve rejimin değişikliği gibi bir hedefi olduğunun koalisyon güçlerince açıklanması, Birleşmiş Milletler kurucu antlaşmasıyla kesin olarak yasaklanmış olan, bir devletin siyasi bağımsızlığı aleyhine kuvvet kullanılması anlamına gelir. Bugün, bu tür
'hukuki' saptamaların anlamsız olduğu iddia edilecekse, sormak gerekir: Savaşla oluşturulmaya çalışılan 'yeni düzen'in hukuku nasıl belirlenecektir?
Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, özellikle sömürge altındaki halkların birbiri ardından bağımsızlıklarını kazanmaya başlamalarından sonraki dönemde, uluslararası bir hukuk kuralının varlığının iddia edilebilmesi için, devletler arasında, o konuya ilişkin olarak yaygın, tutarlı ve temsili sayılabilecek nitelikte bir uygulamanın belirginlik kazanmış olması arandı. Bu kural, Uluslararası Adalet Divanı'nın birçok kararında uyulması gereken 'hukuk' olarak vurgulandı. Bunun anlamı, bir şekilde uluslararası bir katılımın ve olabildiğince dengeli bir uluslararası uygulamanın sağlanması ve dünya hukukunun sadece birkaç devletin tekelinde belirlenmeye çalışılmasının önlenmesinden başka bir şey değildir.
Nitekim, bu hukuki esasın uygulandığı birçok vakada, ABD ve Britanya, kendi tezleri genel bir hukuki uygulama niteliğini kazanamadığı gerekçesiyle 'hukuk' sayılmadığından, bu tezleri doğrultusunda bir devletler uygulamasını gerçekleştirmekte başarısız kalmışlardır. Buna ilişkin, sayısız örnek bulmak mümkündür. Irak'ta yürütülen ABD-Britanya savaşı da, aslında bu ülkelerin bir tür 'hukuki' tezlerinin icrası olarak görülebilir. Fakat, değindiğim o önceki örnekler özellikle kuvvete başvurmakla ilgili değildi. Zaten konunun can alıcı tarafı da burada doğuyor.
Zira bu durumda ABD ve Britanya'nın 'hukuki' tezi bir kuvvete başvurma seçeneğinin meşruiyetiyle ilgilidir.
Doğal olarak burada, diğer konularla ilgili uygulamalardan farklı olarak, bu devletlerin sahip olduğu savaşma kudretinin ağırlığı ortaya çıkar. Bu güce dayanan bir hukuki tezin, yine bu güç sayesinde meşruiyetinin iddia edilmesi ve bu yönde bir uygulamanın tek taraflı olarak dayatılması, o tezin bir 'hukuk' olarak kabulü için başlı başına yeterli bir neden sayılamaz.
Bir 'hukuki' tezin bu tarzda icra edilmeye çalışılması, bugünün dünyasını bir şekilde on dokuzuncu yüzyılın büyük güçler dünyasına dönüştürmesi kaçınılmaz. Ve eğer, Irak halkı kendi geleceğini bu şekilde tayin etmiş sayılacaksa, bu koşullara uygunluğu çoktandır kuşku göstermeyen Filistin halkının haklarından tamamen yoksun kılınmış hali daha da göze batmayacak mı?