Güce başvurmak meşru mu?

Bir süredir, hukukun toplumsal ilişkilerimizdeki yerini daha fazla konuşur olduk. Bu, iyi bir şey elbette. Ama bunun, insanı mutlu eden, övünç duyduğu gelişmelerle ilgili olduğunu söylemek, ne yazık ki zor.

Bir süredir, hukukun toplumsal ilişkilerimizdeki yerini daha fazla konuşur olduk. Bu, iyi bir şey elbette. Ama bunun, insanı mutlu eden, övünç duyduğu gelişmelerle ilgili olduğunu söylemek, ne yazık ki zor.
Son yıllarda, Anayasa dahil, Türkiye'deki değişik ilişkiler düzenini belirleyen temel kanunlarda, demokratik bir toplumun gerekleri bakımından, 'olumlu' olarak nitelenebilecek birtakım değişiklikler yapıldığını biliyoruz. Ancak bu değişiklikler, gerçekten bir değişim anlamına da geliyor mu? Böyle bir soruyu, başkalarının değerlendirmelerine bırakmadan önce, herhalde asıl kendi kendimize sormak durumundayız.
Genel olarak sormak gerekirse, yapılmak istenen neydi? Sanırım bunu, Türkiye'nin daha demokratik bir ülke olmasına yönelik olarak, ülkedeki değişik kurumlar ve kişiler arasındaki temel ilişkiler düzeninin tasarımını yeniden belirlemek olarak özetleyebiliriz. Söz konusu yasal değişikliklerle, en azından böyle bir hedefe ulaşmayı kolaylaştırıcı bir etki yaratılmasına çalışıldığı da söylenebilir. Her ne kadar, göz ardı edilemeyecek bazı düzeltmelere hâlâ gerek duyuluyorsa da, bu değişikliklerin genel tasarımında böyle bir kaygının belirleyici olduğu düşünülebilir.
Bu durumda, demokratik bir toplum düzeninin varlık kazanmasını güçlendirebilecek bir değişikliğin hangi politikalarla ve nasıl uygulandığını sormak, herhalde abes bir soru sayılmaz. Böyle bir değerlendirmenin ağırlık merkezi, kamusal yarar ve bireysel hak arasındaki dengenin nasıl belirlendiğiyle doğrudan doğruya ilgilidir.
Son aylarda, Türkiye'deki uygulamaya bakıldığında, bu dengenin belirlenmesi ve ölçülmesiyle ilgili neredeyse tüm vakalarda, sarkacın bir uçtan ötekine savrulduğunu görüyoruz. Bu tam bir anomali halidir. Zira asıl sorun, gerçekliğin ne olduğunun kavranmasında veya o gerçekliğin tanımında ilgisiz ve isabetsiz sonuçlara varılmasında kendini gösteriyor.
Bir gerçeği kavramanın veya onu yorumlamanın zemini, her şeyden önce onun kendi varlık bulduğu ortam ve ona bu karakteri sağlayan faktörlerdir. Bunun sadece yasalara başvurarak açıklanması mümkün değildir. O gerçekliğin niteliğinin araştırılması bir fen bilgisini gerektirmesi halinde karşı karşıya kalınan zorluk ne kadar büyükse, bunun toplumsal veya siyasi bir ilişki biçimiyle ilgili olması halinde de, sonuç aslında farklı değildir. Değer yargılarından veya dış etkenlerden arınmış bir bakışla hükme varılması işin özünü oluşturur.
Bir örnek vereyim: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 10. maddesinin ilk paragrafında, ifade özgürlüğünü tanıdığını ve bunun kapsamını belirttikten sonra, bu özgürlüğün hangi hallerde sınırlanabileceğini de öngörüyor. Şöyle ki: ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü, kamu güvenliği, düzenin korunması, suçun önlenmesi, sağlığın korunması, ahlakın korunması, başkalarının şöhret veya haklarının korunması, gizli bilgilerin ifşasına engel olunması, yargının otorite ve tarafsızlığının idamesi. Art arda sıralanan bu ölçütlerin her biri, bu özgürlüğün sınırlandırılması için bir gerekçe oluşturabilir.
Siz, şu ya da bu vakada, bunlardan birine dayanarak hareket edilmesini savunabilirsiniz. İlk bakışta haklı gibi de görünebilirsiniz. Ancak bunu yaparken, bu değerlendirmelerin ortak paydasını belirleyen genel bir ölçütü ihmal edemezsiniz. Bu, özgürlüğün bu şekilde sınırlandırılması sırasında, 'demokratik bir toplum' içinde hareket edildiğinin göz ardı edilememesidir. Bu göz ardı edilirse ve örneğin yukarıda aktardığım o sınırlandırma ölçütlerinden birinin bu vakada büyük bir önem taşıdığına kuvvetle vurgu yapılırsa ne olur? Cevap gayet basittir: Ölçüsüz bir güç ya da şiddet kullanmış olursunuz. Bunun, mutlaka fiziksel bir güç ve etki biçiminde ortaya çıkması elbette şart değil. 'Güç' kavramının içerdiği genişlikte bir ölçüsüzlük, toplum olarak hepimizi bağlamış, kuşatmış olur.
Ve öyle temel bir sorunla karşı karşıya kalırız ki, insan şunu sormadan edemez: Bu toplumda, sorunların çözümü için 'güce' başvurulması, acaba meşru mu kabul ediliyor? Böyle bir toplumun 'demokratik bir toplum' olduğunu iddia etmekse, ancak dudaklarda donup kalmış soğuk bir sırıtmanın yüz haliyle açıklanabilir.