Günah çıkarmaya devam

Bu hafta, Bosna'nın Srebrenitsa kentinde, 10 yıl önce vuku bulan katliamda ölenlerin anısına bir tören düzenlendi.

Bu hafta, Bosna'nın Srebrenitsa kentinde, 10 yıl önce vuku bulan katliamda ölenlerin anısına bir tören düzenlendi. Bu katliamda öldürülen, 8 bin civarında yetişkin ve çocuk erkekten 600 kadarının kimliği yeni saptanabildiği için, bu törende yeniden toprağa verildiler.
Srebrenitsa vakası, uluslararası barış ve güvenlik sisteminin bir ironisidir. Bu kent, ülkenin doğusundaki birkaç 'güvenli bölge'den biriydi. Bunun anlamı, ağırlıklı olarak Sırp nüfusun yaşadığı bu bölgelerde, Boşnakların yoğunlaştığı ve BM Koruma Gücü'nün (UNPROFOR) denetimindeki merkezlerden biri olmasıdır.
O tarihlerde, eski Yugoslavya'daki BM yüksek komutanı Fransız General Bernard Janvier, Haziran 1995'te Bosna Sırp sınırında, Bosna Sırp birliklerinin komutanı Ratko Mladiç ile yaptığı görüşme sonucunda bir anlaşmaya varmıştı: Bosnalı Sırplar UNPROFOR, UNPROFOR da onlara karşı kuvet kullanmayacaktı. Fakat 11 Temmuz 1995 günü, BM Güvenlik Konseyi tarafından, 1993 yılında 'güvenli bölge' olarak kabul edilen Srebrenitsa'ya karşı, Sırplarca saldırıya başlanması, general Janvier için can sıkıcı olabilecek bir durumdu. Zira NATO hava saldırısına girişebilirdi. Neyse ki, BM Genel Sekreteri'nin özel temsilcisi Yasuşi Akaşi, olası bir tatsızlığı gidermek için Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç'e bu durumu izah etti: NATO Sırp hedeflerine karşı 'hava saldırısında' bulunmayacak; sadece BM askerlerine 'yakın hava desteği' sağlayacaktı. İki seçenek arasındaki farkın anlamı daha sonra kendini gösterecekti. Ve katliam başladı.
Lahey'deki Eski Yugoslavya Mahkemesi kayıtlarında, bunun bir katliamdan daha ötede, bir soykırım olduğu kabul edilir. Bu mahkemenin şimdiki başkanı Theodor Meron da, bu haftaki anma toplantısında bunu bir kez daha vurguladı. Ancak bu toplantıda konuşan değişik ülkelerden gelmiş siyasiler veya BM gibi uluslararası örgütlerin temsilcileri, Bosna savaşı sırasında, Srebrenitsa ve diğer yerlerdeki katliamlara engel olmakta, mevcut uluslararası düzen içinde nasıl da yetersiz kalındığını itiraf etmek durumunda kaldılar. Gerçek buydu.
Ama uluslararası örgütlenmenin temsilcileri, daha önceleri de, 1990'larda meydana gelen birçok katliamın önlenememiş olmasından vicdan azabı duyduklarını itiraf etmemişler miydi? Bu zafiyet o dereceye varmıştı ki, Srebrenitsa 'güvenli bölgesi'ndeki Boşnakları korumakla görevli BM koruma gücü statüsündeki Hollanda taburu, adeta Sırp komutanların emrindeymiş gibi çalışıp (ya da çalışmak zorunda kalıp), Boşnak erkeklerin kendi kamyonlarına bindirilerek ölüme sevk edilmesi harekâtına katkıda
bile bulunmamış mıydı?
1990'lara kadar, uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden veya bozan bir çatışmada ateşkes sağlandıktan sonra BM barış gücü devreye girer ve bir denetim işlevi yerine getirmeye başlardı. Oysa artık çatışmalar sürerken bile, bir görev üstlenmek durumunda kalabiliyor. Bunda etkili olunabilmesi için, sadece orada görevli birliklerin askeri maharet göstermesi yeterli değil elbette. Asıl önemli olan, bu askeri görevin ardında, ulusal ya da uluslararası, ne ölçüde güçlü bir siyasi desteğin bulunduğu sorusudur. Bu haftaki anma toplantısının bir günah çıkarma ayini halini almasının nedeni de zaten bu. Böyle bir iradenin yokluğu.
Resmi açıklamalara bakılacak olursa, gerek uluslararası örgütler gerek devletler 1990'ların bu acı olaylarından epey dersler çıkarmış. Acaba bu dersler, uluslararası kamu düzeninin etkili bir biçimde korunmasına yönelik bir örgütlenmenin değerler yelpazesi ve mimarisiyle mi ilgilidir? Cevabın koca bir 'hayır' olduğunu söylemeye herhalde gerek yok.
Üç yıl süren Bosna savaşında 200 bin Boşnak'ın öldüğü belirtiliyor. İkibuçuk yıla yaklaşan Irak işgali sırasındaysa, ölen sivil Iraklıların sayısı 100 bin olarak belirtiliyor. Afganların, belki cesetleri de sayılamadı. Bosna Hersek'teki kayıplar, bu ülkede yaşayan farklı etnik ve dini gruplar arasındaki çatışmalarda, bazıları soykırım derecesine de varan bir şiddetin kurbanıydı. Bugün, Afganistan ve Irak saldırılarında hayatını kaybeden o insanlar veya talan edilen ülkeler, uluslararası toplum olarak, 1990'lardaki vahşetten yeterince bir ders aldığımızı mı ifade ediyor?