Hakların ihlali zamanı

Dün, Dünya İnsan Hakları Günü'ydü. Bu bir hafta boyunca, bu konuya ilişkin anma ve kutlamalar sürecek.

Dün, Dünya İnsan Hakları Günü'ydü. Bu bir hafta boyunca, bu konuya ilişkin anma ve kutlamalar sürecek. Ancak her yıl, farklı farklı yıldönümleri ve böyle özel bir gün için olduğu gibi, bu konuda da zoraki bir kutlama ve bir-iki iyi laf etme çabası kendini gösterir. Üstelik bu, yeterli de kabul edilebilir. Bu gibi durumlarda, insanın biraz daha içe dönüp, olan bitenden kendini soyutlamaya çalışması, sanki daha anlamlı gibi gözüküyor. Bu, kutlanan ya da anılan konuların o özel güne hapsedilmesini önlemenin de bir başlangıcı olabilir.
İnsan Hakları Günü'nü, kişinin, zayıf ya da güçsüz kaldığı durumlara karşı güçlendirilmesi gereğinin her yıl hatırlandığı bir gün olarak düşünmek mümkün. Kişiyi güçlendirme çabası, elbette öncelikle onun haklarıyla tanımlanabilecek bir süreç. Ve bunun, ayrım gözetilmeksizin yapıldığını iddia etmek çok kolay olsa da, işin gerçeği pek de öyle değil.
Bu konuda, idarenin işleyiş biçimi çok önemli. İdari usuller çerçevesinde belirlenmiş bir saydamlık, kişilerin güçlü devlet aygıtları karşısındaki konumlarının güçlendirilmesinin önemli araçlarından biri.
Ama örneğin bakıyorsunuz, şu ya da bu konuda bir düzenleme kabul ediliyor, fakat o konuyla doğrudan doğruya ilgili bir hükümet yetkilisinin bile bundan haberi yok. Dolayısıyla devlet aygıtlarının kendi iç işleyişi bakımından bile, daha muktedir odakların olduğu düşüncesi, böylece ortaya çıkmış oluyor.
Oysa, devlet aygıtlarının işleyişi konusunda insan haklarını önemsemenin belirgin bir anlamı var. Ve bu, aslında, gene insanların o devlet tüzelkişiliğine kazandırdığı gücün sınırlarıyla ilgili. Bugüne kadar Türkiye'de tartıştığımız, kamu görevlilerinin cezai sorumluluğunun takibi konusunda mevcut sınırların kaldırılması; işkence, zalimane, insanlık dışı
ve aşağılayıcı muamele ve ceza gibi uygulamaların önlenmesi; bu konulara ilişkin zamanaşımı kurallarının değişmesi ve bunlardan sorumlu kişlerin
her zaman hesap verebilmesinin sağlanması gibi konular, hep o görece güçsüz konumda olan kişilerin, haklarıyla güçlendirilmesine çalışılması mücadelesinin birer araçlarıdır.
1980'ler ve 1990'larda, kişinin haklarına verilen bu önem, sadece devletin faaliyetleriyle sınırlı tutulmaktan çıktı. Devlet dışı çevrelerden, gruplardan, örgütlerden kaynaklanabilen ihlaller de, gene insan hakları ihlali olarak tanımlanmaya başlandı. Ancak bu konuda, dolaylı da olsa, devletin sorumluluğu tamamen ortadan kalkmış olmadı. Örneğin ülkemizin belli yörelerinde yaygın olan 'namus cinayetleri' olgusunu düşünün. Bu konuda, kadının insan hakları bağlamında yaşam hakkının ihlali, genellikle o kadının ailesinden kaynaklanmaktadır, devletten değil. Ama bu durum, devletin faaliyetleri çerçevesinde önlenmesi gereken bir muamele biçimi olduğuna göre ve bunun önlenmesinde yetersiz kalındığı ölçüde, devletin de sorumlu tutulması sonucu kendini gösterir.
Egemenlik, çok kabaca, fiilen ülke üzerinde etkili bir denetimi sağlamak anlamına geliyorsa, o ülkede yaşayanların haklarının korunması, egemenliğin fiili tarafının yanı sıra meşru temellerini de inşa edecektir.
Bu anlayışın karşısındaki söylemin temelinde, kesinlikle böyle bir güçlendirme çabasının olmadığı görülmeli.
Bu konuda, birçok kestirme, belirsiz, hatta bazı 'üstün' değerlere atfen savunulduğu iddia edilen veya şu sırada mevcut olmasa bile ileride gerçekleşeceği iddia edilen tehlike hallerini kendine mazeret yapan birçok
eleştiriyle karşılaşmak mümkün. Bu durumda sormak gerek: Acaba bu eleştirilerin sahipleri, o tehditlerle haklar arasındaki adilane biçimde düzenlenmiş bir denge gözetme kaygısı da taşıyorlar mı?
Bunun yapılmadığı her durumda, insan haklarının ihlal edildiğinin farkında olmak zorundayız.