Hangi Avrupa, hangi Türkiye?

Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde Avrupa için bir Anayasa Andlaşması'nın kabulüne ilişkin süreç farklı yöntemlerle ilerliyor. Bu hafta sonu, Fransızların görüşü de netlik kazanacak.

Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde Avrupa için bir Anayasa Andlaşması'nın kabulüne ilişkin süreç farklı yöntemlerle ilerliyor. Bu hafta sonu, Fransızların görüşü de netlik kazanacak. Fransa'da yapılacak referandumda 'hayır' yönünde bir sonucun gitgide kuvvet kazandığı söyleniyor.
Fransa Başbakanı Jean-Pierre Raffarin, BBC televizyonuna verdiği mülakatta, anayasa konusunda çok aceleci davranılmış olduğuna ve daha müzakerelerin sürmesi gerektiğine dikkat çekiyordu. Ve Başbakan Raffarin, avro konusundaki müzakerelerin 20 yıl aldığını örnek gösteriyordu.
Aslında, AB ülkelerindeki ama özellikle Fransa'daki bu 'anayasa' tartışmasının daha derin temelleri olduğu söylenebilir. Yine Raffarin'in, bu kez Financial Times gazetesinde de aktarılan görüşüne göre, Avrupa'da uzun zamandır bir rekabet yaşanıyor. Bu, Anglosakson modeliyle Franko-Cermen modeli arasında geçen bir çekişme. Ama Avrupa Anayasası, aslında ikinci modelin verdiği ilhamdan destek alıyor.
Öte yandan, Fransa'daki referandum öncesinde, 'hayır' kampanyasını yürüten siyasi çevrelerin, bu çabalarına destek almak için kullandıkları yöntemler de, belki bu genel tartışma çerçevesinde değerlendirilebilir. Bu çevrelerce, anayasa metnindeki 'rekabet' ve 'pazar' sözcüklerinin 'sosyal' ve 'dayanışma' sözcüklerine karşı daha yüksek bir orana sahip olması, Anayasa'nın, Anglosakson modeline daha yakın olduğuyla açıklanmaya çalışılıyor ve her ne kadar, bazı Fransız diplomatlarınca 'budalaca' bulunsa da, referandumda 'hayır' oyu vermenin nedenleri arasında gösterilmeye çalışılıyor.
Bu şekilde, Fransızların benliğinin siyasi tezahürlerini kaybedeceği yaygarasında, 'hayır' oylarını şahlandırmaya yardımcı olacak bir malzeme de, elbette Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği konusu. Ve özellikle, bu anayasa bağlamında, Türkiye'nin, bir AB üyesi olarak sahip olacağı siyasi ve hukuki kozlar. Birkaç gün önce, bir televizyon kanalında, Fransa sokaklarındaki 'hayır' kampanyalarına katılan bir genç göstericiye, o kanalın muhabirince, neden bu görüşte olduğu sorulduğunda, adamın yürürken aceleyle ağızından dökülen sözcükler arasında, Türkiye'nin tam üyeliğine karşı olmak da vardı.
'Medeniyetler çatışması' tezleriyle ününü tazeleyen Samuel Huntington'ın, Türkiye ziyareti sırasında açıkladığı, aynı minvaldeki vecizeleri ve Avrupa'nın muhafazakâr siyasi çevrelerinde de, aynı yönde kuvvetle dillendirilen Türkiye'ye karşı muhalefetin, önümüzdeki dönemde Türkiye'yi daha da zorlayacağı anlaşılıyor.
Ama işin ilginç tarafı, Türkiye'de görünür olmaya başlayan siyasi tutum da, sanki bu ayrımcı muhafazakâr Avrupa siyasetinin doğrulanması gibi bir misyonu, var gücüyle ve her türlü dışavurumcu ek unsurdan da yararlanarak, ortaya koyma çabası içinde. Böyle bir atmosferde, ekonomiden sorumlu bakan Ali Babacan'ın, AB ile tam üyelik müzakerelerinin yürütülmesinden de sorumlu olduğunun ilan edilmesini, Babacan'ın kişiliği bakımından olumlu karşılamak mümkün olsa bile, bu genel siyasi tutum karşısında, nasıl açıklamak gerekir?
Yoksa büyük bir yanılgı mı içindeydik? Tam üyelik müzakerelerinin temel konu başlıkları ve sonuçta bir bütünleşme fikrinin temeli, sadece ve sadece, balık avcılığında hijyenik kurallara uyum, patates ekiminde gübre miktarının tayini, ayakkabı köselesinin kalınlık standardı, kâğıt havluların nemi emici bir dokuya sahip olma vasfı, otomobil lastiğindeki petrol türevlerinin standardize edilmesi, domatesteki likopen yüzdesinin sabitlenmesi, duvardan duvara taban halılarının yapıştırılmasında kullanılan zamkların evsafı, tükenmez mürekkeplerinin uçuculuğunun önlenmesi ve daha yüz binlerce örneği bulunabilecek, ticari ve sınai bir bürokrasinin yapısallaştırılması ve ağırlaştırılması gibi konularla mı sınırlıydı?
Eğer böyle görülüyorsa, Avrupa'da kabaran o dışlayıcı siyasi tutumun karşısında nasıl bir savunu geliştirilmesi mümkün olabilir? Belki de, Huntington'ın tavsiyelerini hiç kulak ardı etmemek gerekir, kim bilir.