Hangi korku ve güvenlik?

26Aralık Pazar günü, Hint Okyanusu'na kıyısı olan ülkeleri vuran deprem ve tsunami felaketi, insanın, belki de varoluşundan beri kendini korumaya çalıştığı bir korkuyu feci biçimde, yeniden hatırlamasına yol açtı.

26Aralık Pazar günü, Hint Okyanusu'na kıyısı olan ülkeleri vuran deprem ve tsunami felaketi, insanın, belki de varoluşundan beri kendini korumaya çalıştığı bir korkuyu feci biçimde, yeniden hatırlamasına yol açtı. Bu, doğal olaylar ve afetler karşısındaki korkudan başka bir şey değildi.
Modernleşmenin sağladığı korunaklı dünyamızda, bu tür korkuları küçümsemek işten değil. Veya bu tür felaketlere karşı hazırlıklı olmanın bilinci ve gücü korkunun zayıflamasının temel nedenleri. Gitgide, 'korku' ve 'güvenlik' gibi kavramların içeriği de değişiyor. Doğadan uzakta birçok nedene bağlanarak üretilen bu yeni tanımlarla zihinlerimiz o kadar meşgul ki, insan hayatının sürdürülmesi için zorunlu sayılan temel birtakım gereksinimlerin, dünyanın çok büyük bir kesimi için erişilmezliği, adeta anlaşılmaz ve basit bir sorun gibi görülüyor. Bunlar çok anlaşılmaz şeyler değil; kastettiğim, temiz içme suyu, yeterli beslenme, doğa koşullarına karşı dayanıklı barınma olanağı ve temel eğitim.
O eski korku kaynağı doğanın ölümcül darbeleri, belki bunun doğaötesi nedenleri olabileceği şeklinde bir inancı körüklemiyor. Ama bu darbe karşısında, o toplumların hayat karşısında boy sırasına dizilmesi gibi, çok acımasız bir tasnifi kendiliğinden gerçekleştirmiş oluyor. Dikkat ettiyseniz, ölenlerin büyük çoğunluğu çocuklar. Bir güç dalgası karşısında en dirençsiz olanların kaybı, çok iyi bilinen bir fizik kuralı aslında. Bunun bilinciyle, hem doğa karşısında hem de sosyal ilişkiler bakımından bu tahribatı ortadan kaldırma amacı da modern dünyamızın bir sonucu. Dünyada, henüz bir siyasal örgütlenmeden de önce, uluslararası bir örgütlenme başarısının kotarılabildiği öncü uygulamalar da meteoroloji ve uluslararası haberleşme gibi alanlarda, doğanın gücü karşısındaki bu zayıflığın bilinciyle oluşturulmuştu.
Doğal afetler, bugünün haber kanalları ve köprüleri sayesinde, hep dikkat çeken olaylar. Volkan püskürmeleri, lavların yakıcılığı, su baskınları, kasırgalar, depremler ve tsunami felaketleri, bugünün haber gözüyle gösterilmesi gereken, nadide birer ölümcül cazibe kaynağı. Ama insanın, bugün hâlâ bu doğal olayların etkisiyle savrulup gitmesinin tek nedeni, sadece insan ve doğa ilişkisinin bu çok bilinen kuralıyla sınırlı görülebilir mi?
Bu sorunun katı yüzüyle, 1999 Marmara depremi sırasında, Türkiye'de de karşılaşmıştık. Ve o felakette canını ve malını kaybeden binlerce insanın bu kayıplarının sorumlusu olanlar, sadece bir yapı kooperatifinin çıkarcı yöneticileri ya da malzemeden çalıp kârını artırma sevdası içindeki kurnaz müteahhitler miydi? Sorun, aslında bundan da ötedeydi. Örneğin idarenin işleyiş biçimi, sivil savunma anlayışı ve bunun örgütlenme biçimi, bu tür felaketlerden çok insan kaynaklı tehditlere karşı örgütlenmeyi ön planda tutmuştu. Bu hizmetlerse iyi örgütlenmemişti, çok yetersizdi, vb.
Bugün, Hint Okyanusu ülkelerindeki bu felaket de, son tahlilde aynı nitelikte, fakat küresel ölçekte bir sorunu ifade ediyor. Büyük uluslararası reasürans şirketlerinin, yarı kaygı yarı teselliyle, bu Asya ülkelerinde sosyal ve ekonomik bakımdan sigorta yapma gibi bir geleneğin bulunmadığına dikkat çekmelerinin asıl anlamı nedir? Pazar ilişkilerinin ekonomik olarak güvenceye bağlanması için birincil koşul 'istikrar'dır. Ama o pazardaki kural koyucuların belirlediği tanımlara uygun, siyasal, sosyal ve ekonomik bir istikrardır bu. Dolayısıyla, bunun karşıtı olan 'risk' kavramı da, ancak buna göre tanımlanır.
2000 yılında, Birleşmiş Milletler'in öncülüğünde gerçekleştirilen 'Binyıl Zirvesi' bağlamında, 'korku' ve 'güvenlik' kavramlarının, sadece askeri/stratejik bir anlama sahip olmadığı vurgusu da öne çıkarılmaya çalışılmıştı. Bunun, 'ulusal güvenlik' gibi bir Soğuk Savaş kavramı karşısında, çok geniş bir sosyal ve ekonomik alanı kuşattığı ve özellikle bu bağlam içinde konumlandırılmış bir insanı görmeyi gerektirdiği söylenebilir.
Oysa 11 Eylül'den sonraki bugünün dünyasında, 'korku' ve 'güvenlik' gibi kavramların nasıl tanımlandığı ve bunun yakınımızdaki sonuçları ortada. O yüzden, bu gibi afetlerin ardından genellikle görüldüğü gibi, insan ürünü sorunların çözümü için birden anlamlı bir çaba içinde olma azmini gösterebilen toplumlar dışında, bir ümit duymak çok zor.