Hatırlama ve uzlaşma

Düşünce Özgürlüğü İçin Üçüncü İstanbul Buluşması geçen hafta gerçekleşti.

Düşünce Özgürlüğü İçin Üçüncü İstanbul Buluşması geçen hafta gerçekleşti. Üç gün boyunca, gündüzleri İstanbul'un değişik çevrelerinde, akşamları da İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin salonlarında düşünce özgürlüğünün Türkiye'deki ve dünyadaki birbirinden çok farklı örnekleri tartışıldı. Bu buluşmanın yabancı konukları, Hindistan'dan kadın hakları ve AIDS'le mücadalenin önde gelen aktivistlerinden Meena Seshu, Çad'ın devrik lideri Hissene Habre döneminde insanlık dışı her muameleye maruz bırakılan binlerce kişiden biri Suleyman Guengueng ve Güney Afrika'da ırkçılığın hüküm sürdüğü dönemde, muhalif rock şarkıcısı Roger Lucey'nin sesini kesmek için her yola başvuran rejimin piyonlarından eski polis Paul Erasmus, Lucey ile birlikte bu buluşmanın diğer konuklarıydı.
Seshu'nun aktivizmi, genelev kadınlarının AIDS'e karşı korunması için yürüttüğü mücadeleyle güçlenmişti. Bakmayın, insan hakları söyleminin bile, belli toplumsal katmanların veya siyasi örgütlerin bir aracı olduğunu düşünenler çoktur. Seshu'nun seks işçilerine yönelik bu mücadelesi, sadece kadın hakları için ve AIDS'e karşı korunma mücadelesiyle değil, insan hakları alanındaki haklar hiyerarşisini de göğüslediği için, ayrıca önem kazanıyor.
Hissene Habre döneminde, bu rejime muhalif olduğu için olmadık işkencelere maruz kalan Guengueng'in hâlâ ayakta duruşu, çoğu kişiye mucize gibi görünebilir. Anlattığına göre, birkaç kişilik hücrelerde 30 kişinin tutulması ve işkenceden ya da hastalıktan ölenlerin cesetlerinin de bu hücrelerde tutulması, o dönemin olağan vakalarındandı. Zira, cesetlerin sayısı 10'a yükselmeden hücreden çıkarılması söz konusu değildi. Hücre karanlığında, elinizin değdiği insanın ölü mü canlı mı olduğunu anlamaya çalışmanız gerekiyordu.
Guengueng, bir gece duvardaki ince bir çatlaktan sızan ay ışığını görmek için nasıl çırpındıklarını anlattı konuşmasında. Kendisinin, ülkenin eski diktatörüne karşı açtığı dava sonucunda, Habre'nin Senegal'de yakalanması ve yargılama sürecinin başlaması da, adeta o ay ışığını görme mücadelesine benziyor. Bu vakayı Afrika'nın Pinochet vakası olarak nitelemek de mümkün. Sonuçta, Pinochet vakasında Britanya temyiz mahkemesinin maharetle savuşturduğu, çok temel bir sorunun cevaplanması sorumluluğunu önümüze koyuyor: Devlet başkanlarının ve diğer devlet erkânına hukuken tanınan dokunulmazlık ve ayrıcalıklar, bu zevatın hangi faaliyetleriyle sınırlı olmalıdır? Pinochet veya Habre'nin ülkelerindeki icraatı, olağan devlet başkanlığı işlevleri arasında kabul edilebilir mi?
Kısaca, Guengueng'in tek başına sürdürdüğü bu mücadele bir sorunu kuvvetle vurguluyor: Devleti hukukla tanımlamak mümkündür, ama devlet yöneticilerinin işleri hukuka uymuyorsa, hukukun, devlet faaliyetlerinin kendisi olarak tanımlanması anlayışıyla mücadelenin önemi gitgide büyür. Dün Eski Yugoslavya'da olanlara karşı duruşun gerisinde bu vardı, bugün kaba güce bağlı uluslararası siyasi tasarımların karşısında da bu var.
Güney Afrikalı bir eski muhalif müzisyen ve bir eski güvenlik şubesi polisinin öyküsü, sanırım kamuoyunca da en fazla ilgiye mazhar oldu. Bu vakada, belki de, insanın kendi ölümünün arkasındaki kişiyle yüzleşmesi gibi, çok yaşamsal bir ilginin etkisi olabilir. Fakat Güney Afrika'da,
ırkçılık rejiminin iflasının ardından oluşturulan toplumsal çabalar sonucunda, bu vakanın benzeri sayısız örnekle karşılaşıldı. Zira gerçek buydu. Asıl yüzleşilen eski düzenin aynadaki aksiydi.
Lucey ve Erasmus'un öyküsünde, yenen ve yenilenler gibi stratejik bir dilin hiç anlamı yok. Irkçılığın kuşattığı bir düzenin terk edilmesinde, bir toplumsal anlaşmanın inşası ön plana geçiyor. Guengueng'in öyküsünde, hukukun öne geçmesine karşılık, Güney Afrika, bu çabayı gerçeği arama ve yeniden uzlaşma biçiminde tanımladı.
Unutmayı önlemenin de, uzlaşmanın da tek yolu yok.