'Hayır', AB ve Türkiye

Fransa'da, 'Avrupa için bir Anayasa Oluşturan Antlaşma' konusunda yapılan referandumda 'Hayır' oyları baskın çıktı. Ve bu bir sürpriz olmadı elbette. Siyasi davranışın temel bir kuralı belirleyici oldu denilebilir.

Fransa'da, 'Avrupa için bir Anayasa Oluşturan Antlaşma' konusunda yapılan referandumda 'Hayır' oyları baskın çıktı. Ve bu bir sürpriz olmadı elbette. Siyasi davranışın temel bir kuralı belirleyici oldu denilebilir.
Anayasaya karşı oy kullanan çevrelerin siyasi konumları farklı olsa bile, bu anayasa metninde, 'karşı olma' tutumlarını besleyecek dayanaklar bulmaları zor olmadı. Sol çevreler bakımından Avrupa Birliği'nin kendisi ve pazar anlayışının anayasal düzeyde yapısallaştırılması ve sosyal devlet modelinin sulandırılacağı endişesi; sağ muhafazakâr çevreler için dışa kapalılık, ulusal kimlik politikalarının sulandırıldığı iddiaları ve ekonomide ulusal aktörlerin aleyhine bir gelişmenin kolaylaşacağı beklentisi; merkezdeki siyasi gruplar bakımından, aslında çeşitlilik arz eden, ama öncelikle anayasa müzakerelerinin daha uzun tutulması gerektiği halde bunda başarılı olunamaması görüşü ve tabii, mevcut siyasi iktidarın büyük bir sempati topladığı iddia edilemeyecek politikaları belirleyici oldu.
Avrupa Anayasası'nın sağladığı hukuki ve siyasi olanaklardan yararlanacak, Avrupa Birliği'ne tam üye bir Türkiye'nin Avrupa kültürel düzenini altüst edebileceği söylentileri de bu devrana katkıda bulunduysa da, asıl etkinin bu olduğu söylenemez.
Ama bu söylemin, anayasaya yönelik muhalefetin pekiştirilmesinde ve böylece, Türkiye'ye yönelik olarak, doğrudan doğruya olmasa da, belki
bir ön muhalif tutumun görünür olmasına da katkısı olduğu söylenebilir. Bundan çıkarılacak dersleri kendi lehine tahvil etme becerisi Türkiye siyasetçilerinin omuzlarında olmalı.
Öte yandan, 'Avrupa için bir Anayasa Oluşturan Antlaşma' metni, kolay hazmedilebilir bir metin de değil.
Bu, 448 maddeden oluşan ayrıntılı bir hukuk metni. İnsanlara, gelecekteki hayatlarını veya gelecekteki siyasi ve ekonomik ilişkiler düzenini berraklaştırmak için hukuki metinlere bakmalarını önermek, belki bir politika olabilir; ama destekleyici olmaktan çok muhalif bir politikanın kotarılmasında bunun etkisi daha fazla olur. Zira, seçmenlerin 448 maddelik yüzlerce sayfadan oluşan bir metni okumasını bekleyemezsiniz. Okunsa da, zihinleri kurcalayacak binlerce sorunun cevaplanması, değme siyasetçinin kolaylıkla üstesinden geleceği bir iş değildir.
Kaldı ki, her ne kadar 'kurultay' ya da 'convention' diye, katılımcı bir model biçiminde adlandırılsa da, bu anayasanın kotarılması süreci, son tahlilde yine Avrupa Birliği'ne özgü o bürokratik ağırlığın gölgesinde gerçekleşti. Ve anayasanın tanıtılması için hiç yeterli bir gayretin sarf edilmemesi de cabası.
Daha çok kısa bir süre önce, bu anayasa hakkında yapılan bir akademik toplantıya katılan Fransız hukukçuların bile, bunun bir 'anayasa' mı, yoksa bir 'uluslararası antlaşma' mı olduğu yönünde çok temel tartışma konularını ortaya attıklarını ve görüşlerini (muhalif ya da destekleyici) bu doğrultuda belirlemeye çalıştıklarını fark etmiştim.
Bu sonuç, Türkiye bakımından ne ifade ediyor? Türkiye'nin, kısa vadede yürümesi gereken yol belli. Dolayısıyla bu gelişmenin, aksi bir etki yaratması düşünülemez. Ancak bu, 'Acaba yürünecek bir yol kaldı mı?' şeklinde bir soruya da neden olmamalı. Zira Avrupa, zaten bu düşünsel ve toplumsal zıtlıkların itkisiyle yolunu çizen bir kültür ortamı. Dolayısıyla 'Birlik' kavramının belirlediği bir oluşumun bünyesinde bile böyle bir sonuçla karşılaşılması şaşırtıcı değil.
Ama Türkiye'nin bu 'Birlik' bakımından konumu, henüz böyle esnekliklerin dillendirilebileceği bir evrede bulunmuyor. O bakımdan, Türkiye'nin kendi konumunu bu gelişmelerin dışında değerlendirmesi gerçekçi bir tutumdur. Fakat, bu bağlamda kendi konumuna bağlı spekülasyonlara karşı sesini duyurması da, herhalde göz ardı edilemez.