Hukuka ne gerek var?

Heyecanlı ve hırslı insan toplulukları, birtakım sorunların veya uyuşmazlıkların çözümünde etkili olabilseydi, ne hukuka gerek olurdu ne de devlete.

Heyecanlı ve hırslı insan toplulukları, birtakım sorunların veya uyuşmazlıkların çözümünde etkili olabilseydi, ne hukuka gerek olurdu ne de devlete. Türkiye'de, son günlerde değişik nedenlerle ortaya çıkan birtakım olaylarda veya bazı siyasilerin beyanlarında ve kamu görevlilerinin uygulamalarında açıklıkla görülen, tam bir hukuksuzluk halidir.
Son iki aydır, farklı siyasal konularda, farklı konumda bulunan kişilerce
ifade edilen görüşlere karşı ortaya konulmaya çalışılan tepkiler, elbette demokratik bir ülkede tartışmasız kabul edilen bir ifade özgürlüğü anlayışı bağlamında ele alınmak zorundadır. Bunun, duyulması kulağa pek hoş gelmeyecek görüşleri de kapsadığı, demokratik bir düzene sahip olmanın da bir barometresi olarak kabul edilir.
Bu nedenledir ki, böyle bir yaklaşımı beklemek ve bunun dışındaki kaba güce meyleden tepkilere engel olmak, demokratik bir ülkenin kamu idarelerinin sorumluluğu içinde yer alır. Bu noktada, kamu düzenini sağlamakla yükümlü görevlilerin asli işi, kişilerin ifade özgürlüğünün ortaya konulmasına fırsat veren bir düzeni hâkim kılmaktan başka bir şey olamaz. Bunda zafiyet gösterilmesi halinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin niteliklerini belirleyen Anayasa hükmünde, 'insan haklarına saygılı bir devlet' olma ilkesinin vurgulanmış olmasının ne anlamı kalacaktır?
Öte yandan Türkiye, insanların, marjinal bir zeminde, ama sadece bu marjinal söylemi inatla terennüm etmeyi bir ifade özgürlüğü olarak görmeye çalıştığı da bir ülke. Belki bunda, dar bir hatta hareket etmek zorunda kalmanın da etkisi var. Ama sonuç bu. Bir insan hakları söylemi, elbette daha sivri ve sert açıklamaların da korunmasını kapsamına alır ve korunmasını gerektirir. Fakat insan hakları tartışmalarını sadece böyle bir eksende yürütmenin yükü de hiç hafif değil. Daha da önemlisi, bu, o ülkedeki insan hakları duyarlılığının ve bunun dayandığı yapısal ve toplumsal zeminin bunu kaldıracak güçte olmasını gerektirir.
Dolayısıyla Türkiye, son günlerde, bu gücünü sınıyor. Ve yine, çok bilinen bir gerçek günışığına çıkıyor: Doğru bilginin önemi. Bu sınamadan belli dersler çıkarılabilir. Ancak bunu da, yine bilgi ışığında tartmak kaydıyla.
O halde, örneğin CHP Genel Başkanı, neden grup toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye'nin hukuksal yükümlülüklerini vurgulamaksızın, olası bir felaket haberciliği edasıyla birtakım yorumlarda bulunabiliyor? Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) yargı yetkisini 15 yıl önce kabul etmiş bir ülke değil mi? Dolayısıyla AİHM tarafından verilecek bir karar, kim hakkında olursa olsun, öncelikle hukuk bağlamında değerlendirilmek zorunda değil mi? Konuyu, bu olağanlığında algılamak ve sunmak yerine, bazılarına pek haz veren, esrarengiz kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında ve olağanüstülük vurgusuyla yapılan bir tartışma, ne gibi bir siyasal kazanım sağlar meçhul. Ama Türkiye'nin, yukarıda belirttiğim güç direncini sınamaya hizmet edeceği aşikâr.
Öte yandan, Türkiye'nin çok satan, büyük bir gazetesinin bir köşe yazarı, yine Abdullah Öcalan hakkındaki olası AİHM kararı bağlamında, bir hukukçu dostunun evlere şenlik yorumunu bizlere sunmayı, kamuyu aydınlatma görevi sayıyor. Bu zata göre, Avrupa, Öcalan'ın, Birleşmiş Milletler bünyesindeki çalışmalar sonucunda kurulup, kuruluş Statüsü 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe giren Uluslararası Ceza Mahkemesi önünde yargılanmasına çalışıp, sonunda da aklanmasını sağlayacakmış. Bu kestirme malumatfüruşluk karşısında, öncelikle bu mahkemenin, yetkisine dahil vakaların hangi tarih itibarıyla gerçekleşmiş olmasına ilişkin Statü hükmünü; ikinci olarak, yine bu mahkemenin hangi suçlar nedeniyle yargı yetkisini kullanabileceği ve bunu nasıl yerine getirebileceğine ilişkin Statü hükümlerini hatırlatmakta yarar var.
Sonuçta, bilgi ve cesaret sorunuyla bir kez daha yüzleşmiş oluyoruz. Peki bunun, toplumsal zeminde neden olacağı sorunun sorumluluğu nasıl açıklanmalı?