İfadeyi ölçmek

Geçen ay ve bu ay verilen iki yargı kararı, siyasal bir tartışmaya neden oldu. Bilindiği gibi, bu kararların her ikisi de, Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından, gazete yazılarında açıklanan görüşlerle ilgili vakalar nedeniyle verilmişti.

Geçen ay ve bu ay verilen iki yargı kararı, siyasal bir tartışmaya neden oldu. Bilindiği gibi, bu kararların her ikisi de, Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından, gazete yazılarında açıklanan görüşlerle ilgili vakalar nedeniyle verilmişti. Bu kararların ilki Selahattin Aydar, sonuncusuysa Mehmet Şevket Eygi hakkındaydı. Her iki yazar da, Milli Gazete'nin yazarlarıdır. Her ikisi hakkında dava açılmasının nedeni de, Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesinin 2. paragrafına muhalefet. Her iki yazarın da, bu yazılarında, laiklik ilkesi bağlamında eleştirel görüşlere sahip oldukları görülür.
İki davanın da, böyle arka arkaya verilen kararlara konu olması, elbette dikkat çekici bir duruma yol açıyor. Öte yandan, yukarda belirttiğim paralellikler de, bu davalara yönelik kamuoyu ilgisini daha da güçlendiriyor. Genel olarak, kamuoyundaki bu değerlendirmelerin, dava dosyası üzerinde ve hukukçularca yapılmasının beklenmesi söz konusu olmayacağına göre, davalar arasındaki o benzerliklerin daha da belirginleşmesi veya bir simetri beklentisi ya da asimetri tartışması kaçınılmazdır.
Ben, dava dosyalarını incelemiş değilim; ayrıca her iki davada verilen kararların metinlerini de görmedim. Dolayısıyla bu konuya ilişkin bilgim,
her iki vakayla ilgili haber ve yorumların yer aldığı, farklı siyasal görüşlere sahip, bellibaşlı 10 kadar gazete koleksiyonlarındaki haber ve yorumlarla sınırlı. Asıl üzerinde durmak istediğim konu da, zaten bu yargı kararları bağlamında beliren tartışma söylemi ve bu çerçevede hangi konuların daha ön plana itildiğiyle ilgili.
Sanırım hatırlardadır, Aydar hakkında verilen karar, yazarın ifade özgürlüğünün kullanılması anlamında bir gerekçeyle inşa edilmişti. Böylece, daha önceki yargı yerince verilen 1 yıl 8 aylık mahkûmiyet kararı bozulmuştu. Oysa, Eygi hakkındaki ikinci kararda bu tutarda bir mahkûmiyete hükmedildiği görüldü.
Her iki kararın da neden olduğu tartışma, Türkiye'nin temel siyasal gerilim konularından biri üzerinden ve tabii, siyasal bir zeminde gelişti. Hatta, Türkiye'deki tüm tartışma konularını kuşatan o 'futbol maçı metaforu' (bu, Murat Belge'ye ait bir niteleme), yine kendini gösterdi. Bazı gazetelerde, ikinci kararın birincinin rövanşı olarak nitelenmesi, tam da bunun bir ifadesi. Bu niteleme, aslında hukuktan ve hukuksal yöntemlerden ne beklediğimiz (ya da neyi beklemediğimiz) konusunda vahim bir duruma işaret ediyor.
Sanırım, bütün bu toz duman arasında, aslında hukukun olması gereken işlevini kaybediyoruz. Bu, birtakım sorunların, güce bağlı olarak değil ama yerleşik bir düzen içindeki ilişkilere hâkim olması gereken ilke ve kurallarla tanımlanıp çözülebilmesi olanağıdır. Oysa, taraflardan birinin mutlaka yenen ya da yenilen olmasını beklemeye kilitlenmiş, hırslı bir kitle mücadelesiyle bunu başarmak pek mümkün olmasa gerek.
Aynı yaklaşım, ifade özgürlüğüne bakışımızda da belirginleşiyor. Artık Avrupa Mahkemesi'nin bu konuya ilişkin içtihadını öğrendiğimize göre, her fırsatta bağıra çağıra bunu hatırlatmayı borç biliyoruz. Böylece bu özgürlüğü, sadece 'şoke edici, aykırı, kural dışı, şaşırtıcı veya endişe verici' görüşlerin açıklanması olarak tanımlamaya başlıyoruz. Özgürlüğün geniş alanı daralıyor ve gitgide, 'özgürlüğün' illa bu marjinal hatta varlık bulmasındaki ısrar öne geçiyor. Böyle bir yaklaşımla, özgürlüğün, sınırlanmasına ilişkin alanın başlangıç hattına çok daha yakın olduğunu da görmek istemiyoruz. Sonuçta, bütün bu tartışmanın, ancak 'demokratik bir toplum' ortamında taşıdığı değer anlamını yitiriyor.
Bu, ya ayağı gaz pedalından hiç kaldırmamak ya da sürekli frene basmak gibi bir durum. Herhalde, bu şekilde o aracı kullanma kabiliyetimizin olduğunu iddia edemeyiz.