İki yıl geçti

New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerine yönelik terörist saldırılarının üzerinden iki yıl geçti.

New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerine yönelik terörist saldırılarının üzerinden iki yıl geçti. O günden beri, dünyanın artık aynı dünya olmadığı yolundaki görüşlerin sonu yok.
Afganistan ve Irak'ta, ABD ve Britanya'nın başını çektiği iki büyük savaş, hâlâ sürmekte. Bu iki ülkenin devrik yönetimleri, 11 Eylül öncesinde de uluslararası düzenin asgari kurallarını reddeden politikaları nedeniyle bu düzenin dışında kabul ediliyordu. Fakat, 11 Eylül'ün doğurduğu belirgin farklılık, ABD'nin kendi 'düzen' anlayışının da, mevcut uluslararası düzenin dışında inşası için giriştiği savaşlarda kendini gösterdi.
Bu, esasları, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan uluslararası düzenin içinde bir sapmanın ötesinde gelişti. Sistemin tümüyle reddi niteliğini aldı. ABD, bütün o 'imparatorluk' yakıştırmalarına dayanarak bu küresel harekâta girişirken, belki kendi gücüyle bu cüretkârlığını besliyordu. Ancak, teröre karşı küresel bir mücadele şiarıyla başlatılan bu politikanın takipçileri, daha da geniş bir çevreye yayıldı.
Teröre karşı küresel mücadeleyi 'realizm' bağlamında tanımlamak mümkün olsa bile, her zaman aynı gerçeği tanımladığı iddia edilemeyecek bu tarz bir mücadelenin heveslileri görünenden de fazla oldu. Kendi 'terörünü' ve 'teröristini' bu mücadelenin hedefleri arasında tanımlayan devletlerin sayısı azımsanacak gibi değil. Bu, uluslararası düzenin çerçevesinin hangi öncelikler dikkate alınarak ve nasıl belirlendiği konusunda da kaygı verici sonuçlar doğuran bir durum. Yarım yüzyıla yakın bir süredir, hükümetler, insanın haklarının korunmasına ilişkin uluslararası standartların kendi ülkelerinde de etkili kılınması için yerine getirmeleri gereken işleri sürekli savsaklarken, son iki yılda, gözle görülür bir değişiklikle karşılaştık.
Fakat bu, hakların korunmasıyla ilgili değildi. Bilakis, uluslararası terörizmle mücadele için kabul edilen birtakım uluslararası anlaşmaların hükümetlerce kabul görme hızı ve bunun ilgili kurumlara bildirimi inanılmaz bir hızla gerçekleşti. Yukarıda sözünü ettiğim haklara ilişkin standartlara oranla, yaklaşık üç katı daha hızlı bir kabul ve uygulama söz konusu. Bunun, uluslararası devletler düzeninin ilkesel çerçevesi üzerindeki mutabakatın sevindirici bir görünümü olduğunu iddia etmek, herhalde gülünç olur.
Koyu bir devletler düzeninin pazularını güçlendirdiği bir ortamda, bunun uluslararası zeminde görünümü, ancak güç ve çıkar üstünlüğünü pekiştirici olabilir. Bu nedenle, Afganistan ve Irak'ta yürütülen savaşlarda, kabulü, yüzyılları bulan silahlı çatışmalara ilişkin temel kuralların pervasızca hiçe sayıldığını gördük.
Uluslararası cephelerde olduğu gibi, bizzat ABD'nin kendi ülkesinde de, terörle mücadelenin ancak 'sessiz' yürütülebileceği şiarı gücünü koruyor. ABD'nin liberalleri, bireysel hak ve özgürlüklerin tahribinden; muhafazakârlarsa, bunun aksine liberal özgürlük anlayışını protesto etmek için girişecekleri eylemlerin bu sessizliğin yalıtımıyla karşılanacağından yakınmakta.
Hukuk, insanın, putunu kendinin yapıp kendinin tapması diye basitleştirilir. Bu, aslında, insanların gerek kendi adlarına gerek devletleri adına yaptıklarının bir denge ve denetim düzeni içinde yürütülebilmesiyse, bugün, iki yıl öncesine göre, bundan daha da uzak bir yerlerdeyiz. Üstelik bu hukukun da, ne olduğunu ve nasıl uygulandığını dahi bilmeksizin...