İlkenin yalnızlığı

Irak'taki savaşta, Irak kuvvetlerinin ABD birlikleri karşısında pek büyük bir direnç göstermemesi ve ülkedeki katı yönetim yapılarının da dökülmesi...

Irak'taki savaşta, Irak kuvvetlerinin ABD birlikleri karşısında pek büyük bir direnç göstermemesi ve ülkedeki katı yönetim yapılarının da dökülmesi sonucunda, günlerdir basına yansıyan kaos görüntüleriyle karşılaşıyoruz. Yükte hafif veya ağır, kıymeti ne olursa olsun, birtakım malları sırtlayıp taşıyan insanlar, bunlar için birbirleriyle öldüresiye mücadele eden insanlar, bir anlamda Irak'taki siyasi iktidarın silindiğinin de görüntüsünü veriyor.
Aslında, böyle bir kaosa yol açmayacak bir düzeni kurma sorumluluğu, insancıl hukuk kurallarına göre, işgalci gücün omuzları üzerindedir. Bu ölçüde bir kaos belki hesaba katılmadı, belki de otoriter bir rejimin ülke üzerindeki etkisinin ortadan kalktığının idraki, bireysel çıkar ve haz dürtülerini kuvvetle kamçıladı. Irak'ta, bu günlerde, bu dürtülere dayalı bir 'serbest pazar'ın kurulmakta olduğu bile söylenebilir. Bu kargaşa, başlangıçta, eski rejimin yerine, adeta bir 'özgürlük' ortamının yeşermesi gibi de sunuldu. Bugün, ortadan kaybolan Irak polisinden de medet umulduğuna göre, kaotik özgürlükten çok, bir düzen kavramı öne geçmiş görünüyor.
Irak'taki bu savaş sonrası tablo, tam da tartıştığımız dünya düzeni karşısında, adeta mikro ölçekte bir uluslararası düzen ironisi olarak ortaya çıkıyor. Dünya düzenindeki çekişme ve çatışma, aktörleri, nedenleri ve sonuçlarıyla bu denli berrak bir biçimde fotoğraflara yansımıyorsa da, gerçek bundan çok farklı değil.
Irak'taki bu kargaşa sürerken ve bunun ne yönde gelişeceği belli olmadan, ABD tarafından bir 'adalet' bayrağının dalgalandırılmaya başlandığını da görüyoruz. Bunun, Bağdat yönetiminin eski sorumlularının adalet önünde hesap vermelerine yönelik bir çaba olduğu anlaşılıyor. Bu yöneticilerin, gerçekten de sorumlu tutulmalarını gerektirecek bir icraatta bulunduklarını
yadsımak mümkün olmasa da, adalet konusunda çok bilinen bir saptamayı hatırlamakta yarar var: Adil olmanın önemini dillendirirken, adil görünmenin gereklerini de yerine getirecek bir çaba içinde olmak.
Bu savaşın başlatılması ve yürütülüş tarzı da 'adalet' anlayışı bağlamında bir değerlendirmeyi gerektirir. Savaşa başvurma hakkı (jus ad bellum) ve savaşın yürütülmesi sırasında hukuka uygun davranılması (jus in bello) konularında adil bir değerlendirmeyi gerçekleştirme olanağı, o savaşa, sadece 'adil' bir savaş yaftası vermekle önlenebilir mi? Belki bugün, Bush yönetiminin, denizaşırı görevler icra eden ABD birliklerinin töhmet altında
kalmasının önlenmesi amacıyla, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran antlaşmadaki ABD imzasını çekmesinin nedenleri daha net görülebilir.
ABD'nin kullandığı savaş makinesinin parıltıları dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de çok kişinin gözünü kamaştırıyor. Çocukların, 'GI Joe' oyuncaklarıyla oynayıp, bilgisayarlarda hasmını ABD tarzı savaş oyunlarıyla
alt etmeye çalışması, zaten bu savaşın zeminini, galiplerini ve
mağluplarını açıklıyor.
Yeniden Irak'taki adalete dönecek olursak, bugün, Irak yöneticilerinin önde gelenlerinin ele geçirilmesi halinde, yargılanmaları hangi hukuka göre yapılacaktır? Nürnberg'de yargılanan Nazi Almanyası yöneticileri, ne doğal olarak Üçüncü Reich'ın hukukuna ne de müttefiklerin hukukuna göre yargılanmışlardı. Yargılamaya esas alınan hukuk, uluslararası hukuk olmuştu. Bugünün koalisyon güçlerinin, eğilmiş bükülmüş Irak adaletinden söz edemeyeceği gibi, uluslararası hukuka meyletmesi de hangi çerçevede gerçekleşebilir? Hele cömertçe, ölüm cezasının da dahil olduğu bir
'adalet' anlayışından söz edilebiliyorken..
1990'ların başlarında, İstanbul'daki bir toplantıda, 1980'li yıllarda ABD'nin Birleşmiş Milletler'de üst düzeyde temsilciliğini de yapmış bir diplomata, Halepçe katliamı karşısındaki ABD tutumunu insan hakları açısından sormuştum. Verdiği cevap, ABD'nin dış politikadaki ilkeleri arasında elbette 'insan hakları'nın da bulunduğu; fakat bunun, o ilkelerden
sadece birini oluşturduğu şeklinde olmuştu.
Bugün bu ilkenin yalnızlığı, 'adalet'in, 'intikam' ve 'öç' kavramlarının da gölgesinde kaldığı bir karanlığı ifade ediyor.