İnsan hakları eğitimi

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinde gerçekleştirmeye çalıştığı uyum faaliyetlerinin en kapsamlı olanlarından biri de hukuk alanında görülüyor.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinde gerçekleştirmeye çalıştığı uyum faaliyetlerinin en kapsamlı olanlarından biri de hukuk alanında görülüyor. Bir ülkedeki tüm ilişkilerin hukuka uygun bir biçimde düzenlenmesi ve yürütülmesi söz konusu olacağına göre, bu uyum süreci içinde çok geniş bir hukuki düzenleme alanıyla karşı karşıya kalındığı söylenebilir. Bu nedenle 'Avrupa Birliği müktesebatı' diye adlandırılan düzenlemeler bütününe uyum da, aslında özü itibarıyla hukuki bir faaliyettir.
Ancak bu yoğun faaliyetler kümesi içinde, yıllardır en ön planda olanı, hak ve özgürlüklerimizle ilgili düzenlemelerde yapılacak uyum faaliyetleri üzerinde toplanıyor. Böylece, Avrupa Birliği hukukuna da dahil kabul edilen uluslararası insan hakları kurallarının Türkiye hukukundaki değeri ve buna ilişkin uyum faaliyetlerinin kapsam ve hedefi ilgi çekiyor. Tabii her zaman olduğu gibi, bu yönde faaliyetlere karşı bir söylemi güçlendirmeye çalışanlar da yok değil.
1987 yılının ilk aylarında, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamında yetkili kılınan denetim organına 'bireysel başvuru'da bulunma hakkını tanıması önemli bir adımdı. Ve o tarihten beri, Türkiye'deki insan hakları sorunlarının tartışılmasında, bir uluslararası hukuk esasının da dikkate alınması kaçınılmaz oldu. O kadar ki, 1990'lı yıllardan itibaren, Türkiye'de hazırlanan ve insan haklarına ilişkin bir konunun incelendiği akademik çalışmalarda, bu uluslararası hukuk boyutuna kuvvetle yer verildiği görülür. Örneğin anayasa hukuku ve ceza hukuku gibi iç hukuk alanlarında bu etkiyi açıkça görmek mümkündür.
Her alanda olduğu gibi hukuk alanında da, milliyetçiliğin dışa kapalı ve içe dönük söylemi, Türkiye'deki hukuk uygulamasını bu gelişmenin etkisinden uzak tutmaya çalıştı. Örneğin Türkiye yargısının üst düzeyde bazı görevlileri, Türk yargıcının sadece Türk kanunlarını uygulayacağı yolunda düsturlar ilan ettiler. Veya başka devletlerin buna paralel bazı uygulamalarını, milliyetçilik yaftası altında sundular.
Aslında temel sorun, bir uluslararası insan hakları kuralının Türkiye'nin hukuk düzeninde kimler tarafından ve nasıl uygulanması gerektiği, bunun Türkiye Anayasası ve kanunları karşısındaki hukuki değeri gibi konularla kuşatılmış, bir hukuk mühendisliğinin çok ötesindedir. Ve büyük ölçüde hak ve özgürlükler konusunda Türkiye'deki yasal durum ve uygulamadan kaynaklanır. Bu çerçevede, ülkede kabul edilen hukuk kurallarının mağduriyetin giderilmesinde yeterli bir olanak sunamaması, bu konuya ilişkin bir uluslararası standardın önemini elbette artıracaktır.
Bunlara ek olarak, hakları için mücadele eden kişilerin veya kişi topluluklarının, bu mücadelede bir güçlenme çabası içinde olması da, daha fazla etki doğuracağı ümit edilen bir uluslararası başvuru yoluna yönelmesine neden olabilir. Bunu da hiç yadırgamamak gerekir. Zira, böyle bir hak arama yolunun başlıca oluşum nedenlerinden biri de zaten budur.
Şimdi Türkiye'de, kısa bir süre önce başlatılan projeler çerçevesinde, neredeyse Türkiye adalet teşkilatının tümüne yakın bir kesiminin, insan haklarına ilişkin Avrupa hukuku ve uluslararası hukuk standartları
ışığında bilgilerini ve hukuku uygulama becerilerini artırmaya yönelik eğitim çalışmaları yürütülüyor. Bu, aynı zamanda güvenlik kuvvetlerinin değişik kesimlerine yönelik olarak sürdürülecek bir çalışma. Öte yandan yürütme ve idarenin, yasamanın ve yargının üst düzeyde temsilcileri de bu uygulamayı destekleyici açıklamalarda bulunuyor, insan hakları konusundaki uluslararası hukuk standartlarının Türkiye'de öncelikle uygulanması gereğine işaret ediliyor.
Bunlar, olumlu gelişmeler. Ancak, insan hakları alanında yapılan bu tür eğitim çalışmalarının bir tek amacı vardır: İnsan haklarını korumak ve geliştirmek. Bu nedenle atılacak ikinci adımda, eğitim alanların bu bilgisini ölçme ve bir performans değerlendirmesi yapma sorumluluğu hükümete ait olacaktır. Hükümetin bu sorumluluğunu yerine getirilmesinde en büyük kaynağının sivil toplum örgütleri olmasıysa, herhalde tartışmasız bir konu.