İnsanı tanımlamak

300 yılı aşkın bir süredir dünya düzeninin devletler arasındaki ilişkilerce belirlendiği ileri sürülür.

300 yılı aşkın bir süredir dünya düzeninin devletler arasındaki ilişkilerce belirlendiği ileri sürülür. Bu zaman içinde, devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde belli esaslara uymaları örtülü ya da açık bir biçimde kabul görmüştür.
Bu ilişkiler düzeninin çerçevesi, özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra daha net çizgilerle belirlenmeye çalışıldı. Bunda önemli bir aşama kaydedildiğini söylemek, elbette mümkün. Fakat bu dönemde elde edilen asıl önemli gelişme, devletlerin hareket tarzının belirlenmesinde artık sadece birbirleriyle olan ilişkilerinin değil, kendi ülkeleri üzerindeki hareketlerinin de dikkate alınmaya başlanmasıydı. Dolayısıyla salt egemenlik kavramına dayanan, başıboş ve keyfi bir hareket tarzının kabul görmesi, o devlet yönetiminin meşruiyeti bağlamında mümkün olmaktan çıkmıştır.
Devletin egemenliğinin bu çerçevede sınırlanması, öncelikle ve özellikle devlet aygıtlarının silahlı kuvvete başvurması halinde söz konusu olur. Bu nedenle, devletlerin, hem kuvvete başvurması, hem de böyle bir harekete giriştikten sonraki uygulamaları konusunda uluslararası bir ilginin doğması tamamen meşru kabul edilir. Hele, o ülkede olan bitenler, ülke sınırlarının ötesinde bir etkiye de yol açıyor ve uluslararası barış ve güvenliği tehdit ediyorsa, bu ilginin zemini, uluslararası örgütlenme ve bunun aygıtları eliyle ortaya konulmak zorundadır. Aynı ilginin, devlet dışındaki gruplarca gerçekleştirilen kuvvet kullanma eylemlerini de kapsadığı kabul edilir.
Ortadoğu sorunu, on yılları bulan bir zaman diliminde, neredeyse İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki düzene eşit bir uzunlukta, böyle bir nitelik arz ediyor. Son yılların, bu sorunun çözümü yolunda sağladığı hemen hiçbir şey olmadığı gibi, iyi kötü olanlar da silinip gitmiş durumda.
Bugün, artık İslamcı grupların intihar saldırılarıyla İsrail güvenlik kuvvetlerinin Filistinlilere yönelik saldırılarının arasında bir etki ve tepki ya da saldırı ve savunma kavramları ışığında bir değerlendirme yapmak abes bir hal almış durumda. Var olan, sadece yalın bir şiddet. Ve bunun karşı tarafta yarattığı etki ölçüsünde, taraflar arasındaki müzakere konumu bakımından da güya mesafe kaydedildiği izlenimi uyandıran bir şiddet.
Geçen haftaki intihar saldırıları ve İsrail hükümetinin önce Yaser Arafat'ın sürgüne gönderileceğini açıklayıp ardından öldürülmesinin de seçenekler arasında olduğunu, başbakan yardımcısının ağızından duyurması, bu çizgideki son gelişmeler.
Savunma ya da İsrail'de yapıldığı gibi, 'toplumsal meşru müdafaa' biçiminde tanımlanmaya çalışılsa da, devlet aygıtlarının bir başka siyasi otoritenin temsilcisini yok etmeye yönelmesi, bu eylemi kararlaştıran ve icra edenleri, açıkça sorumlu kılar. Sorunun, bu nedenle BM Güvenlik Konseyi'nin yetkileri bağlamında değerlendirilmesi söz konusu. Ancak, bu Konsey'in en güçlü üyesi ABD'nin de, Irak'ta yapmaya çalıştığı bundan daha farklı bir durum değil. Bugün, Saddam'ın kellesini getirmenin, en azından Washington çevrelerinde, Irak'ın işgalini taçlandırıcı bir sonuç doğuracağında herhalde kuşku yok. Kaldı ki, gerek 1991'de gerek geçen bahar aylarındaki Irak'a yönelik askeri saldırılarda bu yönde epey girişimde bulunulduğu biliniyor.
Bu noktada, sanırım asıl soru şu olmalı: Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Hasmınızı tanımlama biçiminiz, sizin kendinizi tanımlamanızı ne ölçüde etkiliyor? Ve dönüp dolaşıp gene tarih boyunca insanın tanımlanması sorununa geliyoruz: Hasmımızı insan olarak tanımlamaktan kurtulmakla elimizi güçlendirdiğimizi söylerken, kendimizi hangi değerlere atfen tanımlamış oluyoruz?