Irak'a asker gönderme barajı

rak'ta ABD'nin kurduğu geçici yönetim de çağırsa, uluslararası bir koalisyon da kurulsa Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi ne kadar meşru olur?

ABD'nin (ve Britanya'nın) Irak'a saldırısı ve halen süren işgal eylemi, uluslararası düzenin temellerine ilişkin birçok kavramın, belki de yeniden tanımlanması sonucunu doğuruyor. Bu kargaşa, uluslararası ilişkilerin birçok alanında kendini zamanla gösterecektir. Muhtemelen bu gibi durumlarda, aslında kurumsal olarak değişen hiçbir şeyin olmadığı iddia edilebilir. Ama tamamen kuvvet kullanma esasına dayanan bu gelişmenin, uluslararası zeminde sivil bir düzeni hâkim kılma çabalarının her ayrıntısı üzerinde etkili olacağını şimdiden söylemek kehanet sayılmaz. Zira ilk örnekler görülmeye başlandı bile.
Son günlerde, Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi konusunda, hükümet düzeyinde yapılan görüşmeler ve kamuoyundaki tartışmalarda, Irak'taki geçici yönetimin 'daveti' de, asker gönderme kararında dikkate alınması gereken hususlardan biri olarak sunuluyor. Ülkedeki bu yönetimin yeni oluşturulan siyasi bir heyet tarafından yürütüldüğü biliniyor. Özellikle bu heyete dahil olan, iki Kürt liderin ve Ahmet Çelebi gibi Pentagon çevrelerince makbul kişilerin adlarının da böyle bir davette yer alması, anlaşıldığı kadarıyla, sadece askeri değil, siyasi bakımdan da Türkiye tarafında rahatlatıcı bir etki yaratacak gibi görünüyor.
Türkiye'nin asker gönderme kararında, Irak'taki geçici yönetimin davetini, adeta 'meşrulaştırıcı' ya da ABD'nin daveti yerine, daha kolay karşılanacak bir teklif olarak nitelemek, acaba ne kadar doğrudur? Daha 1930'lu yıllarda ortaya konulan devletlerarası ilişkilere dair bir kuralın yaratıcısı ABD'nin o dönemdeki Dışişleri Bakanı Stimson olmuştu. Bu, kuvvet kullanarak bir ülkedeki yönetimin değiştirilmesi ve başka bir yönetimin kurulması halinde, bunun, diğer devletlerce kesinlikle tanınmaması anlamına geliyordu. Bu kural, günümüzde, uzun zamandır tüm devletleri bağlayan bir uluslararası hukuk kuralı olarak kabul edilir. Ve bu hukuki gücü, uluslararası mahkemelerce de tanınmıştır.
Ya bundan sonra? Irak'taki son gelişmelerden sonra, aynı kuralın geçerliliğini ve buna bağlı daha başka birçok ilişki ve faaliyeti nasıl değerlendirmek durumundayız? Balkanlar'da başlayıp Ön Asya ve Ortadoğu'ya uzanan bir eksende, özellikle ABD ve Britanya'nın liderlerince, kendi adlarına yakıştırılan doktrinler çerçevesinde, bu kuralın koruması altında olan ülkeler var, ayrıca bundan yararlanamayacak ülkeler var.
Birleşmiş Milletler düzenini, aslında üye devletlerin kendi iç düzenlerinin ya da rejimlerinin bir toplamı olarak görmek mümkünse, bu tezleri dikkatle değerlendirmek gerekir. Ancak bu durumda da, bu değerlendirmenin yöntemi büyük önem taşır. Zira bir ülkenin, hangi ölçüte tabi tutulup tutulmayacağına kim, nasıl karar verecektir? Bugün, fiilen bu sorunun cevabı, ABD ve Britanya'dır; yöntemiyse kuvvet kullanma.
Irak bunalımının şu günlerinde, bu iki devletin arzusu, kendilerinin sıkıştığı bu darlığı, diğer ülkelerin katılımıyla olabildiğince ferahlatmaya çalışmak. Veya en azından böyle göstermeye çalışmak. Tabii, birçok küçük ülke de, kendi boylarından büyük ama ABD nezdinde itibarı olacak bu sürece dahil olmanın küçük hesaplarını tutma peşinde. Yoksa, 'uluslararası toplum'un Irak'a katkıları arasında adları geçen birkaç yüz kişilik veya bin kişilik kuvvetleriyle orada bulunan devletlerin, başlı başına ABD gücünü dengeleyecek bir dünya düzeni tasarımının temsilcileri olarak orada olduklarını iddia etmek ve bundan meşrulaştırıcı sonuçlar çıkarmak, ancak gülünç olabilir.
Dünkü Radikal'de yer verilen bir haberde, Türkiye'nin yaptığı muhasebede, ABD'nin Irak harekâtına katılan devletlerin sayısı 15'i geçerse, bunun hükümetçe dikkate alınacağı bildiriliyordu. 20. yüzyılın başında, sadece Avrupa'nın büyük devletlerinin 'hukuk' dediğinin gerçekten 'hukuk' kabul edildiği, o döneme ait uluslararası hukuk ders kitaplarında yazar. O zamanın, terk edilen bu gerçeğini, bugün daha çok devletin söylemesi, meşru ve hatta demokratik mi sayılacak?