Irak'a asker göndermek

Türkiye'nin, Irak'a asker göndermesiyle ilgili tartışma yeniden canlandı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, bugün ABD yönetiminin üst düzeydeki temsilcileriyle yapacağı görüşmelerden sonra, bu konu daha netlik kazanabilir.

Türkiye'nin, Irak'a asker göndermesiyle ilgili tartışma yeniden canlandı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, bugün ABD yönetiminin üst düzeydeki temsilcileriyle yapacağı görüşmelerden sonra, bu konu daha netlik kazanabilir. Ancak hükümetin şimdiye kadar ortaya koyduğu tutum, hiç açık değil.
Beş ay önce yapılan tartışmayı, üstelik aynı çerçeve içinde yeniden canlandırmanın bir anlamı yok. O tarihte, Türkiye'nin, Irak'a karşı bir askeri müdahaleye kendi silahlı birlikleriyle katılmasını olanaksız kılan nedenler, bugün de ortadan kalkmış değil. Bunun temeli, Türkiye Anayasası'nın 92. maddesinde özellikle vurgu yapılan, 'uluslararası hukukun meşru saydığı haller' ölçütüdür. Kısaca, uluslararası hukuk bağlamında, meşru kabul edilmeyen bir askeri müdahaleye girişmek kadar, ona, daha sonra katılmak da aynı hukuki parametreler içinde değerlendirilir. Ve bugün, bu askeri harekâtın başlamasından dört ay sonra, ABD ve Britanya'nın Irak'ı işgali konusunda, böyle bir meşruiyeti sağlayan nasıl bir gelişme olduğu sorusu, sanırım cevaplanamaz.
Kaldı ki, bu Irak sorunuyla ilgili olarak geçen mayıs ayında kabul edilen Güvenlik Konseyi'nin 1483 sayılı kararı gereğince, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ın hazırlayıp Konsey'e sunduğu 17 Temmuz tarihli raporunda, Birleşmiş Milletler'in, Irak'taki siyasi geçiş sürecine dahil olmasının, bu sürecin 'meşruiyeti'ni belirleyeceği konusu açıkça vurgulanıyor. Bunun karşı anlamı, sanırım tartışma kaldırmaz: Irak'ta halihazırda yürütülen işgal faaliyeti ve bunun türevi siyasi faaliyetler meşru olarak nitelenemez. O halde, Türkiye hükümeti, Irak'taki ABD ve Britanya ordularıyla birlikte, bu işgal faaliyetlerine hangi hukuki ve siyasi esaslar dahilinde, meşru olarak katılacağını iddia edebilir? Bunun yegâne yolu, bu yönde bir 'yeniden inşa' görevinin, Güvenlik Konseyi'nce üye devletlerin yetkisine sunulmasıdır.
Kanımca, bu durumda dahi, 'meşruiyet' kavramı bakımından yapılacak bir tahlili mutlu bir sona vardırmak pek kolay değildir. Zira, 20. yüzyılda,
sadece ulusal hukuk sistemlerinde değil uluslararası hukukta da, tüm devletlerin üzerinde mutabık kaldığı bir ilke, kendi kaderini tayin hakkıdır. Ve günümüzdeki anlamıyla, bunun tartışmasız kabul gören bir uygulaması, yabancı bir işgal gücüne karşı direnmedir. Bunun Irak sorunu bakımından sonucu, şayet terör veya başka vahşiyane yollara başvurularak gerçekleştirilmiyorsa, böyle bir direnişin hukuken tanındığıdır. Genel Sekreter Annan, iki gün önce, Konsey'in, kendi raporunu görüşeceği oturumdaki konuşmasında, Irak halkının kendi siyasi geleceğini belirlemesi ve Irak'ın ülkesi ve doğal kaynakları üzerindeki egemenliğine saygı gösterilmesi gereğine dikkat çekerken, aslında
dolaylı olarak bu hakkı hatırlatıyordu.
1993 yılında Birleşmiş Milletler tarafından Viyana'da düzenlenen Uluslararası İnsan Hakları Konferansı'nda kabul edilen bildirgenin kendi kaderini tayin hakkının önemini ve icra tarzını öngören ilk paragraflarını hükümetin de hatırlamasında büyük yarar var. Kaldı ki,
o metnin kaleme alınmasında, bildiğim kadarıyla, Türkiye'nin de katkısı olmuştu. Bu durum, bir hükümetin, dış ilişkilerin yürütülmesi alanında bile, hareket alanının sınırlarının ne olduğunu ortaya koyar. Bu durumda, acaba Türkiye, bugün bu hakkın tanımını ve icrasını daha farklı yorumladığını mı iddia etmektedir?
Bu sorunun olumlu cevaplanması düşünülemeyeceğine göre, kısa vadeli çıkar umudu, askeri katkılardan çok, siyasi zeminde yürütülecek girişimlerin başarısıyla ölçülmeli. Türkiye'nin, sadece ülke içinde değil, dış ilişkilerinin yürütülmesinde de, kendi rolü ve kabiliyetini sadece askeri tanımlarla sınırlandırmaktan uzaklaşma gereği artık görülmek zorunda.