Irak'a bakış

Irak'ta, geçen hafta sonu yapılan seçimlerin ardından, henüz kesin sonuçlar açıklanmasa da, seçim değerlendirmeleri dünya medyasını kuşatmış durumda.

Irak'ta, geçen hafta sonu yapılan seçimlerin ardından, henüz kesin sonuçlar açıklanmasa da, seçim değerlendirmeleri dünya medyasını kuşatmış durumda. Genel tutum, sonucun başarılı olduğu yönünde. Ancak bunun, Irak halkı için mi, yoksa Başkan Bush bakımından mı geçerli olduğu, elbette tartışılacak bir durum. Ve öncelikle, Bush lehine bir sonuç olduğu muhakkak. Bu sütunda, geçen haftaki yazılarımda, seçimler ve işgal gerçeğini bir arada değerlendirmenin sorumluluğu üzerinde durmuştum. Bugün, sadece buna atıfla yetinmek istiyorum.
Irak seçimlerinin Türkiye cephesinde neden olduğu tartışmaya gelince. Bu, büyük ölçüde Kerkük merkezli ve Türkmenlere odaklanmış görünüyor. Dolayısıyla Irak'ın kuzeyindeki Kürt politikası, bu bölgedeki PKK/Kongra-Gel varlığına ilişkin işgalci güçlerin mesafeli tutumu, Türkiye'deki tartışmanın başlıklarını oluşturuyor. Tabii, Irak'ın önde gelen iki büyük Kürt siyasal örgütünün liderlerinin seçimlerden sonraki beyanları da bu tartışmalara katkıda bulunmuş görünüyor. Bu bağlamda, Türkiye tarafında belirginleşen kaygı, Irak'ın kuzeyindeki Kürt nüfuzunun artmasına bağlı olarak, Türkmen topluluğun varlığının göz ardı edilmesi, PKK varlığının önemsenmemesi ve gitgide, Irak ülkesinden kopmaya yönelik bir bağımsızlık hedefinin Kürtlerce açıkça dile getiriliyor olması gibi nedenlere bağlanıyor.
Bu gelişmelere serinkanlılıkla bakıldığında, Türkiye'nin gerek ülke bütünlüğü gerek siyasal bağımsızlık gibi, uluslararası hukukça korunan değerler bakımından ciddi bir tehditle karşılaşmadığı sürece, eylemsel bir girişimde bulunmasının beklenmediği söylenebilir. Bu konuda, geride kalan örnekleri hatırlamakta yarar var.
1980'lerde, Türkiye'nin Irak'ın kuzeyinde, özellikle PKK'ya karşı askeri hareketleri, Bağdat yönetimiyle yaptığı ikili anlaşmalara dayalı olarak yürütülüyordu. 1991'den itibaren ülkenin kuzeyindeki, ağırlıklı olarak Kürt nüfusu korumaya yönelik, de facto bir bölge ilanı da Türkiye tarafından, kerhen de olsa 12 yıl boyunca desteklendi. Ama bu arada, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu bölgeye yönelik birçok askeri harekât düzenlediğini de biliyoruz. Bu harekâtlar, ne Irak'ın ne de BM'nin gözetim ve denetiminde olmayan, bu bölgede yerleşik halkların da etkili bir denetimi icra etmekten yoksun olduğu bir dönemde gerçekleştirilmişti. Ve uluslararası hukuk çerçevesinde, genel olarak meşru müdafaa hakkı bağlamında değerlendirilmesi mümkündü.
1990'larda, Irak'ın kuzeyindeki bu gelişmelerde, kuvvet politikalarına bağlı bir mağduriyetin önlenmesi hedefi önemli bir öncelikti. Kürt güvenli bölgesinin oluşumu ve PKK'nın bu bölgeyi kullanarak Türkiye ülkesine yönelttiği silahlı eylemlere karşı müdahaleler bu bağlamda değerlendirilebilir. Ancak bugün, Türkiye'nin, Irak'taki Saddam sonrası gelişmeler karşısındaki tutumu ve politikalarının önceliği, Türkiye'nin kendisini, diğer Müslüman ülkeler arasında seçkin bir konuma getirdiği sık sık vurgulanan bir demokrasi üslubu ve deneyimi dışında düşünülmemeli.
Elbette, Irak'ta yapılan seçimlerde ve nüfus sayımı gibi uygulamalarda, gücü ön plana itip belirleyici kılmaya çabalayan birtakım girişimler gerektiği biçimde eleştirilebilir. Ancak bunun, Türkiye büyüklüğü ve konumunda bir ülke bakımından, sadece görece ve yerel vakalarla sınırlı tutulması da, yeterli ve isabetli bir politika sayılamaz. Irak halkı, bugün, kendi geleceğini belirleme sürecine girmiş bir halk olarak mütalaa edilebilirse, bunun, mevcut ve üzerinde mutabık kalınmış bir kendi geleceğini belirleme hakkı dışında tanımlanması mümkün değildir.
Büyük güçler, her konuda olduğu gibi bu konuda da, hukuku hafife almayı sürdürecektir. Ama Türkiye gibi ülkelerin siyasetçileri ve yorumcularının, tam da bu noktada, bu yönde bir yaklaşım içinde olması düşünülemez. Türkiye karar alıcıları ve Türkiye toplumu, düşünce ve ifade özgürlüğünü, bu gibi sorunlar bakımından da, etkili ve bilinçli bir biçimde kullanması gerekiyor. Böyle bir yaklaşım, asıl şimdi, hukukun değil gücün belirleyici olmasına çalışıldığı bir dünyada, daha da önem kazandı.