Irak'a müdahalede hukuk tartışması

Türkiye, bir süredir, hem iç hem de dış politika konularını bazı başka faktörlerin gölgesi altında tartışıyor. Bunların bir kısmı, ya bu tartışmalar sırasında yokmuş gibi davranılıyor ya da belki öncekinden daha da olağandışı...

Türkiye, bir süredir, hem iç hem de dış politika konularını bazı başka faktörlerin gölgesi altında tartışıyor. Bunların bir kısmı, ya bu tartışmalar sırasında yokmuş gibi davranılıyor ya da belki öncekinden daha da olağandışı sayılabilecek bir tavırla, o faktörler de 'olağan' bir tartışma üslubunun parçası olarak değerlendirmelerde yerini alıyor, üzerlerinde serbestçe çeşitlemeler yapılıyor. Böyle koyu bir gölgeye neden olan konulardan biri de silahlı kuvvetlerin Irak'a yönelik bir müdahalede bulunup bulunmayacağıyla ilgili.
Sanırım, her şeyden önce, pek yapmadığımız bir şeyi yapmak ve bu konuyla ilgili Anayasa metnini hatırlamakta yarar var. Bugünlerde, anayasal hükümleri gözardı etmeme bilinci hiç de aşağılarda değil, bunun tersine epey yükseltilmeye çalışılmış bir durumda görünüyor. Eğer bu inanç, araçsal bir hukuki yaklaşım biçiminin ürünü değilse, anayasal olarak düzenlenmiş her konuda bu yönde bir tavrın varlığını savunmak gerekmez mi?
Anayasa'nın üzerinde durmak istediğim hükmü, 92. maddenin hemen başlangıç cümlesinde yer alır. İlgili kısmını aktarıyorum: "Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hâli ilânına ve Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesine (...) izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi'nindir."
Bu cümledeki 'meşru hal' vurgusu, bir 'saldırı' anlamında bir kuvvete başvurmayı değil, 'meşru müdafaa' olarak tanımlanabilecek bir kuvvete başvurma halini ifade eder.
O hükümdeki 'savaş hâli ilânı' ibaresini de 'kuvvet kullanma'
ya da 'kuvvete başvurma' şeklinde okumak gerekir.
Zira, mevcut uluslararası hukuk kuralları bağlamında, hukuken meşru kabul edilebilecek bir 'savaş hâli ilânı' yoktur.
Ancak, böyle meşru sayılabilecek bir anlamda kuvvet kullanma eylemi, eğer 'meşru müdafaa' olarak tanımlanıyorsa, bunun karşısında, buna neden olan eylemin veya eylemler zincirinin, ya bir 'saldırı' (aggression) ya da böyle bir 'saldırı' şiddet ve derecesinde olması gerekir. Uluslararası Adalet Divanı'nın, bu konuya ilişkin az sayıdaki kararından çıkan sonuç da bu yöndedir. O zaman sormak gerekir: Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tartışılan, bazıları terör yöntemiyle gerçekleştirilen silahlı eylemler, acaba böyle, hukuktaki teknik anlamıyla bir 'saldırı' eylemi karakterine sahip midir?
Uluslararası hukuk, kuvvet kullanılmak suretiyle varlığı reddedilen bir hakkın teyidi için orantılı bir kuvvete başvurmayı yasaklamaz. Bunun kapsamlı bir değerlendirmesi Uluslararası Adalet Divanı önündeki Korfu Boğazı davasında yapılmıştı.
Daha sonra, Nikaragua-ABD davasında da geliştirildi. Ama
öte yandan, uluslararası hukuka göre, haklarınızın ihlâl edilmiş olduğu iddiasına dayanarak, o ihlâlin yol açtığı zararın onarılması amacıyla kuvvete başvurmak meşru değildir.
O halde, Türkiye'nin siyasetçileri ve hükümetin ilgili bakanlıklarının hukuki danışmanları, acaba bu tartışmalarda sürekli üzerinde durulan o 'müdahale', 'meşruiyet', 'hukuka uygunluk', vb. kavramları kullanırken, bunun hukuki çerçevesini nasıl tanımlıyorlar? Ortaya çıkan tablo, bu konuda büyük bir kargaşa olduğu ve sadece algılara bağlı veya algılara bağlı olarak, feci insani acıların sömürüldüğü bir tartışma ortamı görünümündedir.
Bu çerçevede sormak gerekir: Acaba, 11 Mayıs tarihinde Bakanlar Kurulu'nca kabul edilen ve 2 Haziran tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren, 'Seferberlik ve Savaş Hali Tüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair
Tüzük' metninin 2. maddesinin (O) bendinde kullanılan, seferberlik anlamında, gizli veya açık olarak yapılabilecek 'Özel Çağrı' teriminin kapsamına, 'gerginlik ve buhran dönemleri' gibi bir hâlin eklenmesi de, böyle bir karışıklığı mı ifade ediyor? Zira Anayasa'nın, bu konularla ilgili, 15, 119, 120, 121 ve 122. maddelerinde bu adla anılan bir olağanüstü hal dönemi tanımlanmamıştır.