Irak'ta adalet

Geçen pazar günü, Kıbrıs'taki genel seçimlerin sonuçlarını beklerken, Irak'tan, önce Saddam Hüseyin'in yakalandığı haberlerinin gelmesi...

Geçen pazar günü, Kıbrıs'taki genel seçimlerin sonuçlarını beklerken, Irak'tan, önce Saddam Hüseyin'in yakalandığı haberlerinin gelmesi, ardından da ilk görüntülerin yayımı tüm haberlerin önüne geçti. ABD ve Britanya adına yapılan ilk açıklamalarda, sevincin dizginlenmeye çalışıldığı, temkinli bir tavır seziliyordu. Bu gelişmenin, birkaç gün önce, Irak'taki eski rejimin önde gelenlerinin yargılanmalarıyla ilgili bir mahkemenin kurulacağı haberlerinin ardından gerçekleşmesi, elbette Saddam'ın yargılanması sorununu öne itiyor.
Bu mahkemenin kuruluşu, işleyiş biçimi ve vereceği kararlar sadece yargısal bir çerçevede değerlendirilmeyecektir.
Bunun, aynı zamanda, bugün Irak'ta oluşturulmaya çalışılan siyasi yapılanmanın da önemli aygıtlarından biri olarak mütalaa edilmesi kaçınılmaz görünüyor. Nitekim, Saddam'ın ele geçirilişinin müjdesini vermek için düzenlenen basın toplantısında, Irak'taki koalisyon güçlerinin temsilcisi Paul Bremer'in, yargılamayla ilgili sorular karşısında, general Ricardo Sanchez yerine, geçici yönetim üyesi Adnan Paçacı'yı muhatap kılmaya çalışması bunun bir ifadesiydi.
Saddam Hüseyin'in suç dosyalarının oldukça kabarık olduğu, bilinmeyen bir durum değil. Ancak bu yargılama girişiminde, suçlara göre tasnif yapılıp söz konusu mahkemenin yargı yetkisinin belirlenmesine çalışılması yerine, daha siyasi bir tercihin öne çıkarılmaya çalışıldığı da anlaşılıyor. Uluslararası basında belirtildiğine göre, bu mahkeme, Irak'taki Baas rejimini kapsayan bir dönemi tümüyle yargı yetkisine dahil edecekmiş. Bu, 1960'lara kadar geriye giden bir dönemi ifade ediyor.
Ancak o dönemde, hatta 1990'da Kuveyt'in işgaline kadar, ne Irak ne de daha sonra Saddam uluslararası toplumun umurundaydı. Bu umursamazlığa, 1980'lerin sonlarında meydana gelen Halepçe katliamı da dahildir. 1990'ların başlarında İstanbul Barosu'nu ziyaret eden, ABD'nin
BM nezdindeki temsilcisi büyükelçiye, bu katliam bağlamında, ABD'nin dış politikasında 'insan hakları'nın yerinin ne olduğu sorulmuştu. Zatın verdiği cevap, insan haklarının, ABD'nin dış politika ilkelerinden biri olduğu, ama 'sadece biri' olduğu yolundaydı. Devletlerin belirlediği bir uluslararası düzen bakımından, işin gerçeği budur.
Bugün, Saddam'ın ele geçirilmiş olması, Irak'taki işgalin biraz daha netleşmesi ve işgali yürüten devletlerin siyasi liderlerinin başarı hanesinin parlamasına yol açacak bir gelişme. Ancak bu yargılamayı, bir dış kuvvetin katkıları sayesinde gerçekleştirmeye çalışacak Iraklıların, bunu bir intikam fırsatı olarak değerlendirmesinin önlenmesi çok büyük önem taşıyor. Eğer 'yeni' Irak'ta, öncekinden farklı bir düzenin varlığı hayati kabul ediliyorsa, bu farklılığın da herkes tarafından görülebilmesi şart. Dolayısıyla olası bir yargılama, Saddam'ın şahsında eski rejimin lanetlenmesinden çok, yeni rejimin siyasi dilinin öğrenilmesi anlamına gelecektir.
Saddam ve ekibinin üzerindeki cezai sorumluluk yükü, bugünün uluslararası hukuk kuralları ışığında, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım gibi uluslararası suçları kapsıyor. Bu suçların yargılanmasını yürüteceği belirtilen Irak'taki mahkemenin adaletinden dem vurmak, şimdilik hiçbir anlam taşımıyor. Bu adaletin, ayrıca görünür kılınması da bu sorumluluğun diğer yarısını oluşturuyor. Dolayısıyla Irak'ta, yerleşik ve işler bir adalet mekanizmasının bulunduğunu iddia etmek, gülünç karşılanacağına göre, uluslararası hukuk kurallarına göre yargılama yapacak, Iraklı ve uluslararası yargıçlardan oluşan bir mahkeme daha uygun görünüyor.
Bu konuda, son 10 yılda, dünyanın farklı bölgelerinde kurulmuş değişik uluslararası ceza mahkemelerinin sağladığı yargısal deneyim, hiç de yabana atılacak gibi değildir. Bu gelişmenin doğurduğu önemli hukuki sonuçlardan biri de, en ağır suçlar için bile ölüm cezasının artık kabul edilmemesidir.
Oysa Irak'ta şimdilik görünen, adaletin bu gelişmeler ışığında yorumlanmasından çok, bu yargılamanın yeni yönetime ve işgalci devletlere sağlayacağı siyasi kazanım hesapları. İşgalcilerin uluslararası adalete hesap verme sorumluluğu olmaksızın hesap sormasıysa, sadece adaleti daha da gölge altında bırakıyor.