Irkçılığa karşı olmak

Geçen hafta, Türkiye'den başka izleyici ve katılımcıların da olduğu, Güney İspanya'nın (Endülüs ya da İspanyolcasıyla Andalucia) belki de kalbi sayılabilecek Cordoba'da düzenlenen bir konferansa davetliydim.

Geçen hafta, Türkiye'den başka izleyici ve katılımcıların da olduğu, Güney İspanya'nın (Endülüs ya da İspanyolcasıyla Andalucia) belki de kalbi sayılabilecek Cordoba'da düzenlenen bir konferansa davetliydim. Bu, bir Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'ydı (AGİT). Ancak, konferansta ele alınan konularla ilgili asıl sorumluluğu taşıyan birim, AGİT bünyesinde yer alan Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu. Konferans, genel olarak ırkçılığa karşı mücadele üzerinde ortak bir tutumun AGİT üyesi devletler nezdinde tartışılıp hayata geçirilmesini hedefliyordu ve bu konuda yapılmış konferansların beşincisiydi.
Konferansta tartışılan konu başlıkları şöyleydi: Yahudi düşmanlığıyla mücadele ve medya; Holocaust ve Yahudi düşmanlığı konusunda eğitimin rolü; Yahudi düşmanlığı veya nefrete bağlı olarak işlenen suçlara karşı konulması; hoşgörüsüzlük ve Müslümanlara karşı ayrımcılıkla mücadele; hoşgörüsüzlük ve Hıristiyanlara ve diğer dinlerin mensuplarına karşı ayrımcılıkla mücadele; ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük ve ayrımcılığın diğer biçimleriyle mücadelede özellikle medya, eğitim ve hukukun yerine getirilmesinden sorumlu birimlerin rolü.
AGİT'in bu nitelikteki konferansları, resmi delegasyonların yanı sıra sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinin de tartışmalara katılıp sunuş yapabildiği forumlardır. Dolayısıyla, geniş bir etkileşimin olmasına çalışılır. Bu uygulama, bilindiği gibi, Birleşmiş Milletler'in (BM) dünya konferanslarında da 1980'lerin sonlarından beri benimsenmiş durumda. Ayrıca, BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi'ne bağlı İnsan Hakları Komisyonu nezdinde de 2000'e yakın sivil toplum örgütü temsil yetkisine sahip bulunuyor ve yılda birkaç hafta boyunca süren oturumlara katılabiliyor. Bu gelişme, aslında dünyada diplomasinin hangi eksenlerde yürütüldüğünün de bir göstergesi.
Nitekim, bu konferansa katılan bazı Avrupa ülkelerinin delegasyonlarında (örneğin Danimarka ve İsviçre), o ülkelerde yaşayan ve insan haklarının değişik alanlarında faaliyette bulunan kurumlarda üye göçmen Türkler de vardı. Diğer ülkelerde, Mağrip veya Ortadoğu Arapları, Afrikalılar, Asyalılar ve Roma mensubu üyeler de görmek mümkündü. Temel olarak ırkçılığın ele alındığı bir konferansta, böyle bir görünümün sunulması, o ülkelerin elbette kendileri hakkında vermeye çalıştığı bir mesajdır.
Dolayısıyla adalet konularında söylenmiş bir sözü, belki bu bağlamda da hatırlamakta yarar var: 'Adil olmanız yeterli değildir, bunun görülmesi de gerekir'.
Bu deyişi, her tür ırkçılığın gözle görülür bir biçimde arttığı günümüzde, gözden uzak tutmak mümkün değil. Özellikle, ırkçı söylemi ifade özgürlüğünden ayırt edebilecek bir duruşun hâkim kılınması için temelden bir takibin önemi, daha da önem kazanıyor. Irk ayrımcılığını yansıtan veya bunu kışkırtan sözlü veya yazılı beyanlar, basılı veya görselişitsel ürünlerin bir ifade özgürlüğünün kapsamı içinde tanımlanması mümkün değil.
Bugünün insan hakları hukuku, bu tür beyanları, ifade özgürlüğünün sınırlanabileceği örnekler arasında kabul eder. Eğer bu gibi vakaların, sadece birer haber olarak, medya aracılığıyla aktarılması söz konusuysa, bu habercilikte, kesinlikle bu vakaları destekleyici olduğu izlenimi verebilecek bir görüş ve yorum tarzından kaçınmak ve o vakalarla bir mesafenin korunması sorumluluğuna özen göstermek gerekir.
Bu yaklaşımı, dudak bükerek küçümseyebilirsiniz. Ve insan hakları söyleminin, sadece küçük bir zümrenin çıkarlarıyla ilgili olduğu gibi, dünyadan bihaber bir yanılgının gölgesinden hayata bakmaya çalışabilirsiniz. Bu durumda, o gerçeği kavramak için geriye bir yol kalıyor, bundan bihaber o zevatın, bu gerçeği akılla kavraması yerine bizzat tanık olacağı vakalarla yüzleşmesini beklemek. Sanırım, bu tutumun desteklenebileceği bir anlayış birkaç yüzyıl geride kaldı.
Cordoba'da, bunun bilincinde olan, etkili bir Türkiye delegasyonu vardı. Gönül isterdi ki, Türkiye sivil toplum örgütlenmesi de, yabancı delegasyonlardaki etnik Türkler dışında, doğrudan doğruya, geniş bir zeminde temsil edilebilsin.