İyi olan ne?

Hükümetin, ABD'nin Irak'a karşı savaşa varacak askeri harekâtına destek olmasını öngören tezkerenin Meclis'te kabul edilememesinin doğurduğu tartışma, giderek netleşmeye başladı.

Hükümetin, ABD'nin Irak'a karşı savaşa varacak askeri harekâtına destek olmasını öngören tezkerenin Meclis'te kabul edilememesinin doğurduğu tartışma, giderek netleşmeye başladı. Bu, elbette, bir futbol maçının tarafları edasıyla yürütülecek bir tartışma değil. Dolayısıyla, şu ya da bu yönde bir sonucun tarafların gol atması veya yemesi gibi bir sevinç ya da üzüntü nedeni olması düşünülemez. O halde tartışılan nedir?
Bir görüş, ABD'ye sağlanacak desteğin, aslında 'iyi' bir şey olmadığı, ama kötünün iyisi olarak bunu tercih etmenin, Türkiye'nin ülke içindeki ve ülke dışındaki bazı çıkarları bakımından daha isabetli olduğu yönünde. Diğer görüşse, savaş başlıbaşına 'kötü' bir şey olduğu için bunu desteklemekten kaçınılması ve hele, olası bir ABD askeri harekâtında olduğu gibi, bunun, Türkiye Anayasası ve uluslararası hukukun uyulması zorunlu kuralları karşısında meşruiyetten yoksun bir savaş olmasının, bu kötülüğü daha da artıracağı yönünde gözüküyor.
Bu durumda, ortaya çıkan bu tartışmanın, özü itibarıyla çok temel bazı ilkeler üzerinde bir öncelik sıralamasında bulunmayı gerektirdiği söyleniyor. Her siyasi tartışmada, bir öncelikler yelpazesi vardır ve bir seçim sorunuyla karşılaşılabilir. Ancak böyle bir tercihte bulunulması, bir devletin işleyişiyle ilgili temel kurallar ve bir demokraside, karar alma sürecini belirlemesi hiç de şaşırtıcı olmayan kesimlerin umursanmaması gibi bir sonuç doğurmak zorunda mıdır?
Ülke içinde olduğu gibi dışında da, bu soruyu olumlu cevaplayan geniş bir kesim var. Örneğin, Anayasa gereğince, ABD birliklerinin Türkiye'de bulundurulmasına Meclis tarafından izin verilmediği için, bu birliklerin Türkiye hava sahasından transit olarak geçirilmesi ve Irak ülkesine indirilmesi, bu nitelikte bir öneri. Türkiye ve ABD arasındaki Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması (SEİA) ve bu anlaşma kapsamında yer alan üslerden, Irak'a karşı ABD harekâtında yararlanılması veya 1996 yılında yapılan değişiklikle, 1991 yılından beri sürdürülen ve 'Kuzey Irak' oluşumunu doğuran Kuzeyden Keşif Harekâtı çerçevesinde bir 'çözüm' arayışı da, hep mevcut hukuku göz ardı etmeyi sonuçlayan öneriler.
Zira SEİA, bugün düşünüldüğü gibi, askeri saldırıyı öngören bir anlaşma değil, bilakis meşru kabul edilen savunmayı esas alıyor. Kuzeyden Keşif Harekâtı'ysa, 1996 yılı sonundan beri tekrar edilen Meclis kararlarında da belirtildiği gibi, 'sadece keşif ve gerektiğinde önleme uçuşlarıyla sınırlı bir hava harekâtı'. Oysa, Türkiye'nin işbirliğinin beklendiği nitelikte bir ABD askeri harekâtının, bunun çok ötesinde askeri, siyasi ve ekonomik hedeflere varması planlanıyor. Kısaca, Türkiye'nin bu bağlamdaki hukuki yükümlülükleri de, tartışılan o 'çözüm'ü gerçekleştirmek bakımından açıkça yetersiz.
Hükümetin, çetin müzakerelerle yürüttüğü söylenen, bir Irak harekâtı nedeniyle Türkiye'nin 'kollanması' için ABD ile yapılacak anlaşmalar konusu da, hukuken çok berrak değil. Bu 'anlaşma' ilişkisinin esasen bir Meclis kararına bağlı olarak yürürlüğe konulacağı belirtiliyor. Bu nedenle, şimdilik bir belirsizliğin hâkim olması anlaşılabilir bir durum. Ancak öte yandan, birkaç gün önce Radikal'de de belirtildiği gibi, bu müzakerelerin hangi 'biçimde' anlaşmalara konu olacağı da başka bir tartışmayı doğurabilir. O haberde, askeri nitelikteki müzakerelerin bir Mutabakat Muhtırası, siyasi ve ekonomik nitelikteki müzakerelerinse, sadece karşılıklı siyasi beyanlarda bulunulmasıyla sonuçlandırılacağı aktarılıyordu.
Bu anlaşmalar büyük bir olasılıkla, Anayasa'nın 90. maddesi bağlamında, Meclis'in iradesinin alındığı bir usul izlenerek yürürlüğe konulmayacaktır. O halde, Türkiye'nin, savaşa varan bu askeri harekâta destek sağlaması karşılığında, en fazla önemsenen siyasi (Irak'ın siyasi geleceği) ve ekonomik konularda, henüz hukuki bağlayıcılık karakterinin ne olduğunun bilinmediği belgelere atfen Meclis'in bir karar vermesini beklemek, ne kadar ikna edici bir tutum sayılabilir?
Bütün bu tablonun ortaya koyduğu tek bir sonuç var:
Hem ulusal hem de uluslararası hukuku dikkate almaksızın bir karar verme zorunluluğunun teslimi. ABD'nin, bunu dayatma gücü var. Peki, ya Türkiye'nin, bunun sonuçlarına ileride de katlanma gücü ve bunun sınırı nedir? Hükümetin, bu konulara ilişkin cevabı, sadece içinin nasıl doldurulduğu bilinmeyen bir 'iyi'den ibaret.