Kader tayini

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, insan haklarıyla ilgili olarak kabul edilen en geniş kapsamlı iki uluslararası sözleşme Meclis'in gündeminde ve görüşülüp onaylama sürecinde yasal adımlar atılıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, insan haklarıyla ilgili olarak kabul edilen en geniş kapsamlı iki uluslararası sözleşme Meclis'in gündeminde ve görüşülüp onaylama sürecinde yasal adımlar atılıyor. Bunlar, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'dir. Dünkü Radikal'de de bu konuyla ilgili bir habere yer verilmişti.
Her iki sözleşme de, oldukça uzun bir süre önce, 1966 yılında kabul edildi ve 1976 yılında yürürlüğe girdi. Dolayısıyla yaklaşık çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir, bu sözleşmelerle tanınan hak ve özgürlükler bağlamında bir düzeni kabul etmiş ülkeler var. Türkiye de, 1990'ların başlarından beri, bu süreci canlandırmaya çalışsa da, önceki hükümetler bu konuda başarılı olamadı ve ilgili yasalar hep kadük oldu. Bu defa görünen, daha ileri adımların atılabileceği yönünde.
Türkiye tarafındaki bu yeni yaklaşım süreci 2000 yılında başlamıştı. O tarihte Birleşmiş Milletler'de düzenlenen 'Binyıl Zirvesi' bağlamında, üye devletlerin olabildiğince çok sayıda uluslararası insan hakları antlaşmasıyla bağlanması amacına yönelik bir girişim başlatılmıştı. Türkiye de bu çerçevede, her iki sözleşmeyi de Ağustos 2000'de imzalamıştı. Ancak onay işlemi Türkiye anayasal kurumlarının, Türkiye hukukuna göre birtakım işlemler yapmasını gerektirdiği için, şimdi yapılanlar bu hukuki süreci tamamlamaya yönelik bir anlam taşıyor. Bugün, bu sözleşmelerle bağlanma iradesinin hızla ortaya konulmasının bir başka nedeni de, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik hedefi. Zira, tam üyelik için uyulması gerekli siyasi ölçütler arasında bu sözleşmeler de var.
Dolayısıyla insan haklarının korunması konusunun sınır tanımazlığı ve tamamen uluslararası ilgiyi gerektiren bir konu olarak kabul edilmesi, bu gelişme bakımından da geçerli. Tabii, insan haklarıyla ilgili bir gelişme karşısında, sadece yasal gelişmelerle yetinmek mümkün değil. Bunun işlerlik kazanması için hem hükümetlerin hem de toplumsal örgütlerin bunun etkili ve anlamlı bir takibini gerçekleştirebilmesi şart. Ancak günümüzde, bunun için yeterli bir özenin gösterilmediği hallerde, artık o sözleşmelerle kurulmuş uluslararası denetim organlarının ilgili ülkedeki icraatın niteliğini değerlendirmesi de mümkün.
Tamamen devletlerarası düzen bakımından ele alındığında, 'insan hakları siyaseti'yle karşılaşılması mümkün olabilir. Bu, insan hakları için yapılan bir siyaset anlamına gelmez. Fakat buna karşı bir söylemin de, ancak insan haklarına uygun bir yönetim ve işleyiş bilinciyle mümkün olduğu tartışmasız. Bu anlayış, her şeyden önce, bir insan hakları konusuyla ilgili olarak yeterince bilgili olmayı gerekli kılıyor.
Örneğin, bir önceki koalisyon hükümeti döneminde, şimdi onaylanması söz konusu olan bu sözleşmelerin ilk maddeleri bağlamında bir pürüz doğmuştu ve yanlış bir yorumla, onay süreci gecikmişti. Bu maddelerde, bütün halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olduğu belirtilir. Ve bu hak gereğince, kendi siyasi statülerini özgürce kararlaştırma ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce sağlamaları vurgulanır. O dönemin hükümet ortağı MHP, bunun ülke bölünmesine varan yorumlara müsait bir hüküm olduğu yolunda bir görüş ortaya koymuştu.
Bugün, böyle bir kaygı açıklıkla ortaya konulmasa da, Meclis'teki görüşmeler sırasında benzeri yorumlarla karşılaşılması mümkün. Oysa, o maddelerde öngörülen hakkın anlamı, öncelikle kaleme alındığı tarih ışığında düşünülmeli. Bu, 1960'ların ortalarına varan bir süreçte, sömürgeciliğin tasfiyesidir. Bir insan hakkının kullanılmasını, uluslararası hukukun da koruduğu ülke bütünlüğü ilkesini ortadan kaldıracak bir yoruma tabi tutmak, hukuken savunulamayacak bir yorum tarzı olur.
Bugün, temsili demokrasilerde, kendi kaderini tayin hakkının varlığı, iktidarın meşruiyetini sağlamaya yönelik bir halk iradesinin, bireysel olarak veya topluca ve sürekli olarak ifade edilebildiği bir ortamın sağlanabilmesine bağlı. Bu nedenle, bu açıdan bir değerlendirmeyi diğer tüm yasal uyum çalışmaları bakımından da yapmak gerekir. Onaylama sürecinde bulunan o insan hakları sözleşmelerinin asıl işlevi de böyle gerçekleşebilir.