Kaderi tayin hakkı nedir? (2)

Salı günkü yazımda, 4 Haziran tarihinde TBMM'de onaylanması uygun bulunan en kapsamlı iki uluslararası insan hakları sözleşmesine...

Salı günkü yazımda, 4 Haziran tarihinde TBMM'de onaylanması uygun bulunan en kapsamlı iki uluslararası insan hakları sözleşmesine ('medeni ve siyasi haklar'a ve 'ekonomik, sosyal ve kültürel haklar'a ilişkin sözleşmeler) ilişkin tartışmanın, bu sözleşmelerin 1. maddelerindeki kendi kaderini tayin hakkı üzerinde yoğunlaştığına ve bu hakkın sömürgecilikle bağının nasıl kurulması gerektiğine değinmiştim.
Bugün, sömürgecilik kavramının 1960'lardaki anlamını yitirdiği bir dönemde, kendi kaderini tayin hakkının asıl üzerinde durulması gereken cephesiyle ilgilenmek istiyorum. Bu, hakkın 'içsel' tarafı olarak da adlandırılır.
Kısaca bunun anlamı şudur: Artık, birer devlet olarak tanınan ülkelerde, bu hakka dayalı olarak ve zorla, o ülkenin veya siyasi yapının kısmen ya da tamamen tahribinin savunulması, uluslararası hukuka aykırı bir savunu olacaktır. Zira Birleşmiş Milletler'in, 1970 yılında oylama dahi yapmaksızın büyük bir görüş birliği içinde kabul ettiği Devletler Arasında Dostça İlişkilere Dair Bildirge ve böyle bir talep hukuken bağdaşamaz ve meşru olarak savunulamaz. Bu Bildirge, Uluslararası Adalet Divanı tarafından da, Birleşmiş Milletler kurucu antlaşmasının resmi bir yorumu niteliğinde kabul edildiğinden, mevcut uluslararası hukuk düzenini belirleyen temel hukuki metinlerden biri olarak kabul edilir.
Bu hukuk metninden hareketle, kendi kaderini tayin hakkının 'içsel' cephesi
şöyle tanımlanabilir: Hiçbir ayrım yapmaksızın ülkedeki tüm halkı temsil etmeye elverişli kanalların bulunduğu ve bunların, sürekli olarak açık tutulmasına çalışıldığı bir ülkede bu hakkın 'içsel' bakımdan yerine getirildiği söylenebilir. Kısaca, bunun adı aslında 'demokrasi'den başka bir şey değildir. Dolayısıyla günümüzde, sömürgecilik bağlamı dışında kendi kaderini tayin hakkının asıl anlamı budur ve bu, sadece bir devlet yapısı ve aygıtlarının kurulmuş olmasıyla sona ermez, varlığı sürekli olarak sınanmak gerekir.
Nitekim, Meclis'te de onaylanması uygun bulunan medeni ve siyasi haklara ilişkin sözleşmeyle kurulan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, kendi kaderini tayin hakkına ilişkin 12 sayılı 'genel yorum'unda (ki
'genel yorumlar' sözleşmedeki hakların anlamı ve uygulanması konusunda dikkate alınması gereken hukuki görüşlerdir), açıkça şuna dikkat çeker:
"Kendi kaderini tayin hakkı özel bir öneme sahiptir. Çünkü onun gerçekleştirilmesi, bireysel insan haklarının etkili bir güvenceye alınması ve onlara riayet edilmesi ve bu hakların geliştirilmesi ve güçlendirilmesinin asli koşuludur. Bunun içindir ki, devletler kendi kaderini tayin hakkına, her iki sözleşmede bir pozitif hukuk hükmünde yer vermişler ve bu hükmü, her iki sözleşmedeki diğer tüm haklardan ayrı ve onlardan daha önce, 1. maddede düzenlemişlerdir."
Bu, Türkiye'nin, çok kolaylıkla elinin tersiyle itebileceği bir durum değildir. Hele Anayasası'nda, insan haklarına saygılı bir devlet olmayı bir yükümlülük olarak kabul etmiş bir devletin, insan haklarının bütünlüğü ve evrenselliği karşısında, zaten daha farklı bir yorumu ne savunması ne de uygulaması mümkündür.
Oysa, bu sözleşmelere karşı olan çevrelerin ortaya koyduğu görüşlerde, ya kendi kaderini tayin hakkı azınlık haklarıyla karıştırılmıştır ya da daha vahimi, Nazilerin Almanyası, Miloşeviç'in Yugoslavyası, Taliban'ın Afganistanı gibi istisnalar dışında, tüm medeni devletlerin tanıdığı ayrımcılık yapma yasağı gibi genel bir kural, bu hak karşısında yanlış yorumlarla birbirine katılarak ve hukukla en yakın bir ilgisi olmayan garip örnekler tasarlayarak birbiri üstüne yığılmıştır. Aslında biraz hukuk bilenlerin gülmekten başka tepki vermekten kaçındığı bu tartışma da, ülkemizdeki diğer birçok 'tartışma' konusunda olduğu gibi, bilgiden korkmanın bir başka örneği.