Kadın öldürmek

1997yılında, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmekte olan bir davada, Anayasa'ya aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmuştu.

1997yılında, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmekte olan bir davada, Anayasa'ya aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmuştu. Dava, öldürmeye tam teşebbüs derecesinde kalmış bir vakayla ilgiliydi. Fakat, sanık hakkında, büyük bir olasılıkla Türk Ceza Kanunu'nun 462. maddesinin de uygulanması söz konusu olabilecekti. Bu hüküm, öldürme veya yaralama gibi eylemleri gerçekleştiren bazı kişilerin, aslında suç oluşturan bu eylemlerinin karşılığında cezalarının indirimiyle ilgili istisnai bir kuraldır.
Bu bağlamda, suçun, hangi koşullarda, kime karşı ve kim tarafından işlenmesi halinde, bu istisnai hükümden yararlanılabileceği de madde metninde belirtiliyor. Buna göre, öldürme veya yaralama eylemleri erkek veya kadın eşe, kız kardeşe, altsoy hısmına, bunlardan birinin zina veya gayrimeşru cinsel ilişkideki ortağına veya her ikisine karşı işlenmiş olması gerekiyor. Bu kişilere karşı öldürme ve yaralama suçlarını işleyen kişilerinse, kadın veya erkek eş, bunların üstsoy hısımlarından biri, erkek veya kız kardeş olması gerekiyor.
Kanunda, yakınlarınca bir öldürme veya yaralama eylemine maruz kalan mağdurların, cinsel ilişki sırasında, buna hazırlanırken veya sonrasında ya da bu konuda kuşkuya yer bırakmayacak bir durumda olması gerekli görülmüş. Bütün bu durumların değerlendirilmesi sonucunda, failin cezasının, öldürme veya yaralama için öngörülen ceza tutarının sekizde birine kadar indirilmesi mümkün oluyor.
Anayasa Mahkemesi, bu konuya ilişkin hükmünü 1998 yılında vermişti. Fakat hükmün gerekçesini kaleme alma uğraşı beş yıl aldığından olsa gerek, karar, Resmi Gazete'de ancak bir hafta kadar önce yayımlanabildi. Mahkemenin, dört üyenin muhalefetiyle ve oyçokluğuyla vardığı sonuç, ceza kanunumuzdaki bu hükmün Anayasa'ya aykırı olmadığı yolundadır.
Oysa Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi'nin itiraz gerekçesinde, yaşam hakkının korunmasına dikkat çekiliyor ve 462. maddede öngörülen koşullarda, bir öldürme veya yaralama suçunun cezasının, sekizde bire kadar indirilmesine olanak verilmiş olması, hukukun genel ilkeleri ve adalet kavramıyla bağdaşmaz bulunuyordu. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karara muhalif kalan üyeler de, bu madde hükmünün, namus nedeniyle öldürme eylemlerinin faillerinin neredeyse suç işlemede imtiyazlı bir duruma getirilmesi anlamına geldiğine dikkat çektiler.
Hukuku, sadece yasalar ve diğer düzenlemelere hapsedilmiş bir uygulamanın ifadesi olarak görmek elbette mümkün değil. Özellikle, son yıllarda daha da görünürlük kazanmış olan 'namus cinayetleri' olgusu karşısında, ceza adaleti anlayışının insan hakları merceğinden yeniden değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.
Sanık hakları bağlamında, böyle bir bakışın yerleşmesi konusunda epey yol kat edildi. Türkiye'deki muhafazakâr hukuk çevrelerinin bu haklı gelişmeye karşı, sürekli itirazlar ileri sürüp eleştirdikleri ve böylece, mağdurun haklarının hiçe sayıldığından dem vurulduğu bilinir. Oysa, konu, 'namus cinayetleri' olunca aynı çevrelerin, mağduru değil fakat sanığı ön plana iten bir açıdan değerlendirmede bulunmaya meylettiği de ortada. Bu tutumu, o çevrelerin bu yöndeki tutarlılıkları açısından değil, fakat hukuk açısından tartışmak gerektiği kanısındayım.
'Namus cinayeti', toplumsal anlamda bir güç ilişkileri aygıtı olarak, asıl kadınlara karşı kullanıldığına göre, yasaların ilgili maddelerinde bu konuda bir ayrım gözetilmediğinden söz etmek, hiç yeterli bir gerekçe değil. Yasalar, toplumsal ilişkilerden yalıtılmış metinler olarak hiçbir anlam taşımayacağına göre ve asıl o toplumsal ilişkiler, yasal düzenlemelerin ve bunların uygulamasının yönünü belirlemesi gerektiğine göre, bu vakada, bu bağlamda yeterli bir değerlendirmenin yapıldığını ileri sürmek çok güç görünüyor.
Hukukun sağladığı hak koruma olanaklarının kişilere sunması gereken bir cevap olmalı: Bu, kendinizi güçsüz hissettiğiniz bir durumda, o yollara başvurarak, bir güçlenme konumuna varabilmektir. Türkiye'deki namus cinayetlerinin asıl mağdurları olan kadınlar bakımından, böyle bir sonucun var olduğunu kabul etmek mümkün mü?