Kendi kaderini tayin hakkı

Uluslararası alanda tanınmış bir devletin, 'kendi kaderini tayin hakkı' gerekçesiyle parçalanması hukuken olanak dışı.

Kendi kaderini tayin hakkı, bir kez daha Türkiye'nin siyasi tartışma ortamında belirmiş durumda. Siyasi tartışma ve mücadele, araçları, büyük ölçüde güç ve çıkara dayanan bir alan. Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, Türkiye'de de bu mücadele ve tartışmayı düzgün ve bilgiye dayanan bir düzeyde sürdürmek istemeyenler ya da buna kudret ve kabiliyeti yetmeyenler çok. Ama ne fark eder, sonuçta siyasi hasmınıza bu yoldan darbe indirmenize elverişli bir ortam yaratılabiliyorsa, kendinizi siyasi olarak 'başarılı' bile sayabilirsiniz.
4 Haziran günü, Meclis'te kabul edilen onaylamayı uygun bulma kanunlarıyla (onay kanunları değil), Anayasa'nın 90. maddesine uygun olarak iki sözleşmenin onaylanmasına ilişkin kapı açıldı. Bunlar, biri 'medeni ve siyasi haklar'a, diğeri 'ekonomik, sosyal ve kültürel haklar'a ilişkin Birleşmiş Milletler sözleşmeleriydi. Her iki sözleşmenin de ilk maddeleri birbirinin aynıdır ve 'halkların kendi kaderini tayin hakkı'nı düzenler. Buna göre halklar, kendi siyasi statülerini serbestçe tayin ve kendi ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimlerini takip hakkına sahip olacaktır.
Türkiye'de bazı çevrelerce bu sözleşmeleri karalamaya yönelik çabalarla
ısrarla vurgulanmaya çalışılan görüşler, bu sözleşmeleri onayladığı zaman Türkiye'nin ülkesel ve ulusal bakımdan tehdit altına gireceği, hatta ülkenin parça parça edileceği yolunda birtakım iddialara dayanıyor.
Her şeyden önce belirtmekte yarar var: Bu sözleşmeler birer hukuk metnidir. Bunlardan ilkini 149 devlet, ikincisini 146 devlet onaylamıştır. Bu rakamlar, dünyadaki tüm devletlerin dörtte üçünün bu sözleşmelerle bağlandığı ve bu alanda bir uluslararası hukuk düzeni oluştuğu anlamına gelir. Bu sözleşmelerin hazırlanış amacı, aslında Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'ne kadar götürülebilir. Zira, Evrensel Bildirge hukuki yaptırıma sahip olmayan bir ilkeler metniydi. Daha güçlü uluslararası
insan hakları metinlerinin kaleme alınması amacıyla, daha 1950'li yıllarda başlatılan çalışmaların sonucunda bu iki sözleşme hazırlandı ve 1976 yılında da yürürlüğe girdi.
Bu tartışmada üzerinde durulması gereken bazı konular var:
Kendi kaderini tayin hakkının öznesi olarak sözleşmelerde yer verilen
'halk', bu bağlamda, bir ülkede yaşayan tüm halkı ifade eder, yoksa ülkedeki insan topluluğunun sadece bir kısmını değil. Bunun anlamıysa, tamamen sömürgeciliğin tasfiyesi dönemine dayanır. Zira, sömürgecilik döneminde, birer 'ulus' olmayan toplulukların, sömürgecilik zulmünden kurtulup kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması, onların 'ulus' olmadıkları için, insan haklarının korunması bağlamında dışlanmalarını önlemek amacıyla, daha kapsayıcı bir kavram olan 'halk' kavramının kullanılmasını gerektirmişti.
Nitekim, Birleşmiş Milletler'i kuran antlaşmanın başlangıç cümlesi de 'Biz, Birleşmiş Milletler halkları' diye başlar ve antlaşmanın 1. maddesinde 'halkların eşitliği ve kendi kaderini tayin ilkesi'nin tanınmasıyla devam eder. Bilindiği gibi, Türkiye bu antlaşmayla 58 yıldır hukuken bağlı.
Sömürgecilik olgusunun en önemli tasfiye aracı kendi kaderini tayindi. Bu durum, günümüz uluslararası hukukunda bu hakkın kapsamını da belirlemiştir. Dolayısıyla kendi kaderini tayin hakkının öznesi olan halklar, sömürge yönetimi altında olan veya yabancı işgaline uğramış olan veya siyasi ya da askeri yabancı tahakküme maruz kalmış olan halklardır. Bu halkların, kendi siyasi statülerini belirlemek için (bağımsız devlet kurmak, başka bir devletle birleşmek veya başka bir devlete katılmak gibi) bu durumdan kurtulma mücadelesi uluslararası hukukça da tanınır. Fakat bağımsız ve egemen bir devletin ülkesel ya da siyasi bütünlüğünün kısmen veya tamamen tahribi uluslararası hukuka aykırı olduğu için, tanınmış bir devletin kendi kaderini tayin hakkı gerekçesiyle böyle bir muameleye maruz kalması da, zaten hukuken savunulamaz.
Buraya kadar belirttiklerim kendi kaderini tayin hakkının 'dışsal' cephesini oluşturur. Bugün, 1960'lardaki sömürgecilik kavramının anlamını yitirdiği bir dönemde, bu hakkın, asıl 'içsel' cephesi üzerinde durmak gerekir. Bu konuya bir sonraki yazıda devam etmek istiyorum.