Kendimizi vurmaya devam mı?

Hakların tanınması, hukuk önünde korunmasının sağlanması veya geliştirilmesi için toplumsal kampanyalar düzenlenmesi, bu arada hukuk sisteminin sunduğu olanaklardan da yararlanmak için...

Hakların tanınması, hukuk önünde korunmasının sağlanması veya geliştirilmesi için toplumsal kampanyalar düzenlenmesi, bu arada hukuk sisteminin sunduğu olanaklardan da yararlanmak için dava stratejileri uygulanması gibi yöntemler demokratik toplumlara özgüdür. Demokratik kurumlaşmanın dinamizmini yaratmada ve geliştirmede, bu gibi yöntemlerin büyük katkısı oldu. Ve artık uluslararası insan hakları hareketleri de bu tarz bir hukuk mücadelesinden yararlanmaya başladı.
Benzeri girişimler ve uygulamalar Türkiye'de de var. Fakat Türkiye'de, bir süredir bu anlayışın tamamen zıddı nitelikte girişimler zinciriyle de karşı karşıyayız. Bunlar da, özellikle insan haklarıyla ilgili konulara ait girişimler. Ama bir fark var: Göründüğü kadarıyla, bu girişimlerde bulunanların amacı, demokratik bir toplumda, bu hakların gücü ve etkisini sağlamaya yönelik olmaktan çok, bunların sınırlandırılması hatta kayıtlanmasına yönelik duruyor. Ve ifade özgürlüğü, bu tür girişimlerle sınırlanmaya çalışılan hakların başında geliyor.
Bu girişimlerde bulunanların da, kendilerince geçerli amaçları olabilir. Ve hiç kuşkusuz, bir toplumdaki herkes, şu ya da bu konuda kendince bir düşünceye sahip olabilir. Ama o toplumdaki genel ilişkiler düzeninin belirlenmesinde, şayet demokratik bir toplum ölçütüne saygı duyulacaksa, bu görüşlerin böyle bir açıdan değerlendirilmeksizin ortalığa dökülmesi, başlı başına yeterli bir gerekçe sayılmaz.
Demokratik bir toplumda, kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili bir düzenleme ve değerlendirme yapılırken, aslolan bunları korumak ve geliştirmektir. Bu konulara ilişkin temel hukuki düzenlemelerin yorumlanmasındaki ana amaç da budur. Bunun nedeni, böyle bir yorum işleminin demokratik bir ülkede yapılmasının doğurduğu hukuki yükümlülüğe saygı göstermektir. Anayasa, 13. maddesinde bunu açıklıkla ortaya koyuyor: Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, özlerine dokunulmaksızın, 'demokratik toplum düzeninin gerekleri'ne ve 'ölçülülük ilkesi'ne uygun olmalıdır.
Bütün bu olanları keyfi bir biçimde değerlendirmemiz beklenmeyeceğine göre, hukukun, üstelik Türkiye hukuk düzeni içinde uyma yükümlülüğü bulunan hukukun ne dediğine bakmamız gerekiyor.
Kısa bir süre önce, 'reform' çabaları bağlamında bir Anayasa değişikliği yapılmıştı. Buna göre, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkacak uyuşmazlıklarda, o uluslararası andlaşma hükmü esas alınmak zorundaydı (Anayasa, madde 90). Şimdi, yukarıda belirttiğim nitelikte sınırlayıcı girişimlerde bulunanlar, bunu, ceza kanunları kapsamında yaptıklarına göre, acaba ceza kanununun uygulanması da bu çerçeve içinde düşünülebilir mi?
Ceza kanunu, daha ilk maddesinde, bu kanunun amacını belirlerken, 'kişi hak ve özgürlüklerinin korunması'na vurgu yapıyor. Bu hükmün, bu kanunun daha sonraki tüm maddelerinin yorumunda uyulması gereken nitelikte bir hukuki ağırlığa sahip olduğu sanırım yeterince açıktır. Kaldı ki, bir hakkın sınırlandırılmasına ilişkin hukuki bir işlem yapılırken, Anayasa'nın 90. maddesindeki bu emredici hükmün gözden uzak tutulması zaten düşünülemez. İşte bu durumda, önemli bir uluslararası insan hakları standardının, Türkiye hukukunda nasıl uygulanacağı sorusuyla karşı karşıya geliyoruz.
O da şöyle belirtilebilir: Bir sözleşme, bildirge, vb. insan hakları belgesinde yer verilen hak ve özgürlüklerin hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, o belgede tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya orada öngörüldüğünden daha geniş biçimde sınırlamalara uğratılması girişimlerine ya da bu yönde eylemlerde bulunma hakkını verdiği biçiminde yorumlanamaz.
O halde, bir süredir karşılaştığımız bu girişimlerin, Anayasa'nın 90. maddesinde yapılan değişiklikten sonra, demokratik bir toplumda hukuken savunulması, artık mümkün değildir. Buna rağmen bazıları bildiğini okumaya devam ederse ne olur? Cevabı basit: Kendimizi ayağımızdan vurmaya devam etmiş oluruz, hem de kangren olmaya müsait yaralar açarak.