Kıbrıs'ı tartışmak

Kıbrıs'ta Türk tarafı ve Türkiye, yaratıcı bir diplomatik tutum ortaya koymayı başarmalı.

Kronik siyasi sorunlarımızdan Kıbrıs uyuşmazlığı, adanın güneyindeki Rum yönetiminin, tüm adayı temsilen Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilmesiyle yeniden ve yeni bir biçimde iç siyasetin de gerilim hatları içine oturdu. Bu bilinen ve beklenen bir gelişmeydi. Bu nedenle en azından bunun bilincinde olan bir tartışma söyleminin önemi gözardı edilemez.
Bu tartışmada, Güvenlik Konseyi'nin 14 Nisan günü kabul ettiği 1475 sayılı kararına da yer veriliyor. Bu kararda, Genel Sekreter Kofi Annan'ın raporuna atfen, Rauf Denktaş'ın, Kıbrıs görüşmelerinde 'olumsuz bir yaklaşım' içinde olduğu ve bunun Lahey'deki görüşmelerde bir anlaşmaya varılmasını engellediği de belirtiliyor. Bundan yaklaşık iki ay önce, Irak'a yönelik askeri harekât bağlamında, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bir Konsey kararının gerekliliğine dikkat çekilmesi, bu kez Kıbrıs konusuna ilişkin Konsey kararı karşısında, bu görüşün de yeniden eleştirilmesine yol açmış gözüküyor.
Her şeyden önce, Kıbrıs uyuşmazlığı konusunun, bu zeminde bir tartışmaya sürüklenmesi boşa enerji harcanmasıyla eşdeğer. Zira, Irak sorununda söz konusu olan hukukun meşru saymadığı bir kuvvet kullanma eyleminin hangi koşulların varlığı halinde 'meşru' sayılacağı tartışmasıydı ve bunun bir Konsey kararını gerektirdiği gerçeği hukuk fakülteleri ikinci sınıf öğrencilerinin de bilgisi dahilinde olan bir konudur. Dolayısıyla Kıbrıs uyuşmazlığına ilişkin 1475 sayılı kararda, Denktaş'ın görüşmelerdeki tutumuna ilişkin niteleme, 'kuvvet kullanma' konusundaki meşruiyet sorunuyla değil, bilakis BM Genel Sekreteri'nin barışçı çözüm misyonuyla ilgili olduğu için, önceki sorundan tamamen farklı bir yetki alanına ilişkindir.
Bu durumda, Denktaş'ın 'olumsuz yaklaşımı' vurgusu, gerçek dışı bir nitelemeyi mi ifade eder? Herhalde Kıbrıs'ın Türk tarafındaki yönetimin ve Türkiye'nin merkezi yaklaşım tarzının Annan Planı konusunda 'olumlu' bir yaklaşımı ortaya koymaya karşı bir nitelik taşıdığı, tartışma götürmeyecek bir biçimde beyan edilmişti. O halde bunun, yersiz ve şaşırtıcı bir vurgu olduğunu iddia etmek de çok anlamlı olmasa gerek.
Değişik çözüm önerileri karşısında sabit ve red şeklinde beliren bir görüşme tutumunun 'olumlu' olarak tanımlanması olanaksızdır. Denilebilir ki, aslında böyle bir yakıştırmayı ortadan kaldıracak bir tutum, görüşmeler sırasındaki değişik girişimlerle ortaya konulmuştu. Fakat uluslararası ilişkilerde, insanlararası ilişkilerde de olduğu gibi,
'gerçek' söz ve eylemlerin yanısıra, bunların 'algılanma' biçimi de bir başka gerçektir. Ve asıl başarılı bir kriz yönetimi, büyük ölçüde bu algıyı etkisiz kılmaya yönelik bir politikanın inşasını gerektirir. Yapılan bu muydu, yoksa tam aksi mi?
Bu durumda, Kıbrıs uyuşmazlığının giderilmesine uzanan yol, Kıbrıs'ın Türk tarafının ve Türkiye'nin, öncekinden daha mahirane ve yaratıcı bir diplomatik tutum ortaya koymaya çalışmasından başka bir anlam taşımıyor. Zira bunun aksini iddia edenlerin görmekte zorlandığı gerçek, böyle bir farklılık etkili bir biçimde ortaya konulmadığı sürece, uyuşmazlığın giderilmesi konusunda birşeyler yapacak ya da statükonun avantajlarından yararlanacak olan tarafın, Kıbrıs'ın Türk tarafı veya Türkiye olmayacağının gitgide görünmeye başlaması.