Konferansın ardından, düşünmek

Geçen hafta sonunda, Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılması gerekirken, açılan idari dava sonucunda, İstanbul 4. İdare Mahkemesi tarafından verilen yürütmeyi durdurma kararı...

Geçen hafta sonunda, Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılması gerekirken, açılan idari dava sonucunda, İstanbul 4. İdare Mahkemesi tarafından verilen yürütmeyi durdurma kararı ve konferansın başka bir üniversitede yapılmasıyla ilgili gelişmeler, Türkiye hukuku ve uygulaması bakımından, hukuk fakültelerindeki 'pratik çalışma' dersleri ya da 'vaka çözümlemesi' uygulamalarına zengin malzeme sunmakta.
Her şeyden önce, davayı açan avukatların bu konferansın hazırlanmasıyla ilgili olarak öğrenmek istediği hususlar, o üniversitelere, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu bağlamında da sorulabilirdi. Bunu yapmak ve merakı gidermek yerine dava açmak, ayrıca yürütmeyi durdurma talebinde bulunmak ve yargı yolu öncesinde idari yolların kullanılması gereği, hiç önemsenmemiş görünüyor. Oysa bu konuda yeterli bir yasal süre de vardı.
Dava açan avukatlarca, böyle bir dava açmakta 'hukuki menfaatleri' olduğunu belirtiyor ve konferans düzenleme kararıyla, gerek kendi dernek tüzelkişilikleri, gerek gerçek kişiler olarak kendilerinin 'zarar gördüğü ve göreceğinin ortada' olduğu ileri sürülüyor.
Bunun nedeni ise, Türkiye'de 'Ermeni tezlerinin savunulması' iddiasıdır. Böylece, usul hukuku gereğince kanıtlanması gereken hukuki
menfaat koşulu kanıtlanmaya çalışılıyor. Ve idare mahkemesi, bu usuli gerekçeyi kabul ediyor.
Yürütmeyi durdurma kararı vermenin koşulları İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda belirtilmiştir:
İdari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.
Bu vakada idari işlem, üniversitelerin konferans düzenleme kararlarıdır. Ancak, o kanunda nitelenmiş 'zarar'ın ne olduğu, bunun hangi hukuka aykırı olduğu ve ayrıca gerekçesi mahkeme kararında belirtilmemiştir.
Bu durumda, Anayasa'nın 6. maddesindeki emredici hükmü hatırlamakta yarar olabilir:
"Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet
yetkisi kullanamaz." Konu, bir mahkemenin faaliyetiyle ilgili olduğu için, Anayasa'nın, 138. maddesindeki başka bir hükmü de hatırlamakta yarar var: "Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasa'ya, kanuna
ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler."
Yukarıdaki paragraflarda, Anayasa ve kanunun ilgili hükümlerini
genel olarak aktarmaya çalıştım.
Peki, ya o 'hukuka uygun olarak hüküm verme' ibaresi ne anlama geliyor? Çok karmaşık yorumlara girmeden açıklamak gerekirse, bunun özü, her şeyden önce, o toplumdaki ilişkilerde, gücün değil ama hukukun belirleyici
olması gereğidir. Güç kavramının, ilişkinin niteliğine bağlı olarak,
görece farklı anlamlara sahip olması mümkündür. O halde, bu hukuk vurgusu, Türkiye'nin iç hukuk düzeninin kurallarını kapsadığı
gibi, ilgili uluslararası hukuk yükümlülüklerini de kapsamına alır.
Birtakım hukuki konulara ilişkin
bu sorun başlıkları, örneğin bulaşık makinesi teknolojisiyle ilgili olarak
ve bazı üniversitelerin işbirliğiyle düzenlenen bir konferansa ilişkin olsaydı da, varılacak hukuki sonuç aynı olacaktı.
O halde, Türkiye'de, hukukumuz ve uygulaması, ne ölçüde gündelik hayatımızın olağanlığı içinde sürdürülmesine yönelik bir amaca sahiptir?