Küçük örnek büyük mesaj

Kuşadası kapısından girerken, biri '10 euro' diye bağırıyor ve belgesiz tahsilat yapıyordu...

Turizm, ticari ve sınai bir sektör. Özellikle doğal ve kültürel çevre bakımından zengin ülkeler için hatırı sayılır bir gelir kapısı. Bu 'turizm pazarı' anlayışı içinde sunulan 'olanaklar', talebin önyargıları ve en ilkel gereksinimlerinin sahte bir inceltilmiş sunumla karşılanması banalliğinden başka bir şey değildir. Bu akdin diğer tarafı olan turistlerse, kelimenin gerçek anlamıyla 'tüketiciler'dir.
Bu ilişkide, kentlerden turizm beldelerine akan yabancı veya yerli kitleler, sınırlı tatil olanaklarının her saniyesini, adeta geride bıraktıkları iş hayatının çilesini bu sayede gidermek için kıyasıya bir mücadeleye girişir, hem kendiyle hem de çevresiyle. Yenilecek her şey yenmeli, görülecek her şey görülmeli ve bunların görüntüleri hapsedilmelidir.
Ama çok da açılmak tehlikeli olabilir. Bildik sularda seyretmek, hele farklı mekânlarda bunun konforunu tatmak da, bu turist klanlarının sevdasıdır. Elbette sektör, arz olanakları içinde bu talepleri de, dozunu sürekli artırarak karşıladığını göstermeye çalışır. 'Evinden uzakta, kendini evinde hissetme' klişesi, tüm çevreyi emer, yutar. Gitgide, geride bırakılanla yakalanmaya çalışılan aynileşir.
Bir zamanlar, ucuz tatil peşindeki İngilizlerin pek rağbet ettiği Güney Ege sahillerinde, en salaşından bol yıldızlı tesislere kadar, 'cooked breakfast', 'potato and chips' ve Guiness ilanlarından geçilmezdi. Şimdi buralara rağbet, ekonomik sistemlerini yumuşak ya da sert yollardan değiştirmiş Doğu Avrupalılardan. Ruslar, Romenler, Slovaklar ve Sırplar Türkiye'nin Güney Ege merkezlerinin başlıca müşterileri.
Bu arz-talep ilişkisi, ülke içi turizm bakımından da farklı değil.
İstanbul'un lokantalarını, barlarını gittikleri her yere taşımayı, bu tekilliği sürekli kılmayı seçkin bir kentlilik sananlar az değil.
Pazar mantığı içinde farklı olmamakla birlikte, arz edilenin, ne kadar da yerel, otantik ve belki de ekzotik olduğunu ilan edip satmaya çalışan işletmelerse, saflık ve özgünlük peşindeki kentli turistlerin avcısı. Bunlar, otoyolların kenarlarında sergiler açıp elma, incir, bal gibi şeyler satan köylülerden uluslararası seyahat acentelerine kadar uzanabilir. Yunanistan'ın Kos ve Samos adalarından Türkiye'ye yapılan günlük turların ilanlarında, 'İşte, gerçek Ortadoğu ile karşılaşma olanağı!', 'Doğu, sadece bir saat uzağınızda!' gibi sloganlara yer verdiklerini görmüştüm.
Böylece, malını veya hizmetini arz eden bu turizm sektörünün teşhirciliğiyle, ihtirasla sunulanın peşindeki o turistlerin röntgenciliği birbirini tamamlar. Gerisi sadece ayrıntıdır.
Böyle bir ilişki sayesinde, Bosna Savaşı sırasında, Avrupalıları 'gerçek' savaş ortamına taşıyan bazı turizm acenteleri, müşterilerine herhalde 'emsalsiz' hatıralara sahip olma olanağı sağlamışlardı.
Bugün, 'reality tourism' adı altında, gidilen ülke halkıyla doğrudan doğruya teması hedefleyen ve o hayat tarzını ya da belli bir tarihi vakayı kavramaya yönelik projeler de yürütülmeye çalışılıyor ve yaygınlaşıyor. Bunların, belki bir ölçüde sivil toplum girişimleri olarak değerlendirilmesi de mümkün. Örneğin Cancun'dan Küba'ya Che'nin ayak izlerinin sürülmesi, Güney Afrika'da demokrasinin inşası, Vietnam Savaşı'ndan çıkarılacak dersler vb. başka birçok konuda yürütülen böyle 'turizm' projeleri var.
Kanımca, tamamen kendinizin belirlediği, iyi planlanmış bir gezide de, gittiğiniz yerlerdeki hayata ilişkin çok şey öğrenmek, hatta kalıcı ve anlamlı bazı ilişkiler kurmak bile mümkün. Bu şekilde görülen çok küçük örnekler çok büyük mesajları doğurabilir.
Birkaç gün önce, Samos'tan gelip Kuşadası sınır kapısından girerken, sivil giyimli bir adamın kaba bir şekilde '10 euro!, 10 euro!' diye bağırarak ve yolcuları durdurarak, liman ödentisi olduğunu sonradan öğrendiğimiz bir bedeli talep etmesi, üstelik karşılığında hiçbir belge vermemesi, böyle küçük bir örnekti.