Kuvvetlerin statüsü

ABD'nin Irak'a yönelik askeri müdahale planlarının Türkiye'yi sıkıştırması,</br>farklı biçimlerde ortaya çıkıyor. Olası bir askeri harekâtın icrasını...

ABD'nin Irak'a yönelik askeri müdahale planlarının Türkiye'yi sıkıştırması,
farklı biçimlerde ortaya çıkıyor. Olası bir askeri harekâtın icrasını Türkiye topraklarından hareketle gerçekleştirmeye olanak verecek, Türkiye'deki bazı üs ve tesislerde ön incelemelerde bulunulması da bu konular arasında. Ancak bu ilişkiyi düzenlemek üzere, Türkiye ve ABD tarafları arasında görüşülen anlaşma (modus operandi) üzerinde, Dışişleri Bakanı'nın da açıkladığı bazı hukuki görüş farklılıkları var.
Bu görüş farklılığının ortaya çıktığı başlıca sorun, Irak'a yönelik
harekât nedeniyle Türkiye'ye getirilmesi söz konusu olan ve ülkede, geçici de olsa, yerleştirilmesi öngörülen ABD kuvvetlerinin hukuken tabi olacakları statünün nasıl belirleneceği.
Türkiye, 1950'li yıllarda NATO'ya üye olduktan sonra, Türkiye'de görevlendirilecek NATO kuvvetlerinin statüsüne ilişkin olarak böyle bir anlaşma yapılmıştı. O tarihlerde ve daha sonra, 1960'lı yılların sonlarına kadar, bu anlaşmanın uygulanması konusunda epey sorun çıkmıştı. Bu sorunlar, daha çok, Türkiye ceza kanunlarını ihlal eden yabancı askerlerin,
bu eylemleri nedeniyle Türkiye mahkemeleri önünde yargılanmadan bağışık tutulmasını öngören anlaşma hükümlerinin uygulanmasından kaynaklanmıştı. Daha sonra, 1968 yılında yapılan anlaşmayla uzlaştırıcı bir formül üzerinde mutabık kalınmıştı.
Dolayısıyla, bir yabancı askeri kuvvetin ülkemizde bulunmasından kaynaklanan hukuki statü sorunları farklılık gösterir. Bunlar ya o askeri personelin bir suç işlemesi nedeniyle doğar ya da kişiler arasında yapılan özel hukuki muameleler nedeniyle. Bu kuvvetleri kabul eden ülke bakımından en rahatsızlık verici durum, elbette bunlardan ilkidir. Bu durumda, Türkiye hukuku mu uygulanacaktır, yoksa bu kuvvetleri gönderen ülke olan ABD hukuku mu?
NATO sorumlulukları gereğince yapılan anlaşma, bu konuları değişik kategoriler halinde düzenler.
Bunlar içinde, askerleri Türkiye'ye gönderen devletin ya da tam aksi, Türkiye'nin, 'münhasıran' yetkili kılındığı suçlar ilk kategoridir. İkinci kategoriyse, bu iki devletten birinin, diğerine oranla 'öncelikli olarak' kullanabileceği yargı yetkisi durumlarını düzenler.
Basına yansıyan bilgilerden anlaşıldığına göre, son günlerde, Türkiye ve ABD arasında yürütülen anlaşma görüşmelerinin çerçevesi de bu. Ancak, bu yeni durumu, elbette NATO bağlamında ele almak mümkün değil. Zira, NATO bir ortak meşru müdafaa örgütüdür. Bunun anlamı, BM sistemi içinde belirlenmiş bir silahlı saldırı tanımı ışığında, ortak askeri bir mukabelede bulunmayı gerektirir. Soğuk Savaş sonrasında NATO'nun fiili saldırıdan çok, çeşitlilik arz eden, olası tehdit ve tehlikelere vurgu yapan bir stratejik doktrini öne çıkarması, hazırlıklılık bakımından anlaşılabilir. Ancak bunun, götürülebileceği en uç nokta neresidir? NATO'nun Yugoslavya bombardımanı bu soruya ilişkin iyi (ya da çok kötü) bir cevaptı.
Bir NATO müdahalesi, şimdilik söz konusu değil. Ancak bu durum, olası bir Türkiye-ABD anlaşmasının yetki kurallarını altüst edici bir neden olarak da yorumlanamaz. Sonuçta, BM organlarınca, hukuki bir zeminde kabul edilmiş kararlara dayalı bir harekât tartışılmıyor. Kapsamı, süresi ve daha da önemlisi, akıbeti konusunda tam bir belirsizliğin olduğu bir askeri müdahale söz konusu. O nedenle, en azından bu harekâtın Türkiye ülkesi içindeki kısmına ilişkin yetki kuralları üzerinde bir anlaşmaya varılması da şart.
Bu, şart olmakla birlikte, öte yandan da ironik bir durumu ifade ediyor. Türkiye'nin, devletler arasındaki genel uluslararası düzen bağlamında, kendi ülkesi üzerindeki yetki kuralları konusunda, başka bir devlete karşı ısrarcı olması anlaşılabilir bir durum olsa da, bunu, Irak bağlamında açıklamak pek de kolay değil. Zira son tahlilde, Türkiye'nin 1991 yılından beri dahil olduğu ve Kuveyt'in işgalinden bağımsız olarak gelişen ABD'nin Irak politikaları da, o devletler düzeni bağlamında değerlendirilebilir. Ve bunun da, o uluslararası düzenin ilkeleriyle bağdaştığı ileri sürülemez. Belki, Başbakan Gül'ün Arap ülkelerine yaptığı ziyaretleri, bu boşluğun izlerini, bir ölçüde Türkiye lehine giderme çabası olarak da yorumlamak mümkün olabilir.