Kuzey Irak'a bakışlar

Dışişleri Bakanlığı'ndaki görevinden ayrılan Büyükelçi Deniz Bölükbaşı'nın, geçen pazar akşamı Habertürk kanalında, Basın Kulübü </br>adlı programdaki açıklamaları...

Dışişleri Bakanlığı'ndaki görevinden ayrılan Büyükelçi Deniz Bölükbaşı'nın, geçen pazar akşamı Habertürk kanalında, Basın Kulübü
adlı programdaki açıklamaları, Irak'ın ABD tarafından işgali öncesinde, Türkiye ve ABD heyetleri arasındaki askeri, siyasi ve ekonomik içerikli müzakerelerde, Bölükbaşı'nın başkanlığındaki Askeri Mutabakat Zaptı görüşmeleri konusunda geri plandaki bazı bilgileri açığa çıkarmış oldu. Bölükbaşı'nın bu açıklamaları, bir diplomatın yaklaşım tarzı ve üslûbundan uzak değildi. Ancak programın sonundaki beyanıyla önümüzdeki seçimlerde MHP listesinden aday olacağını da net olarak belirtti. Dolayısıyla, bu programın da, mevcut seçim ortamıyla bağlantılı bir karaktere sahip olduğunu söylemek elbette mümkün.
Doğrudan doğruya bu programla bağlantılı olmasa da, genel seçimlerdeki siyasi çekişmenin dış politika konularına sirayet eden bir biçim alması, tarafların birbirlerine daha kolay yüklenme olanağına da kapı araladığı için, daha riskli bir sonuç doğurmaya elverişlidir. Bugünlerde, özellikle Kuzey Irak'taki özerk Kürt yönetiminin politikaları, bu bölgedeki PKK varlığı ve ülke içindeki şiddet eylemleriyle bu bölge arasında bağlar kurulması gibi nedenler, sınır ötesinde icra edilecek bir askeri müdahaleyi yeniden tartışmaya sundu.
Bu çerçevede, Türkiye'nin, özellikle 1980'ler ve 1990'larda Irak'ın kuzeyinde gerçekleştirdiği askeri müdahaleler tekrar hatırlanıyor. Ve neden bugün de onlara benzer bir müdahaleden uzak durulduğu eleştiriliyor. Uluslararası ilişkilerde, demokratik ülkelerin kendi iç düzenlerinde de olduğu gibi, ancak kuvvete başvurmayı gerektirecek aciliyette ve ağırlıkta bir sorunla karşı karşıya kalınması halinde, buna ilişkin hukuki sınırlar içinde kalınarak böyle bir seçenek de gündeme alınabilir. Fakat bu çok istisnai bireysel yöntemin bugünkü karşılığı, 'meşru müdafaa' eyleminden başka bir şey de değildir. Onun da, 2003 yılındaki ABD saldırısıyla nasıl genişletilip sulandırılmaya çalışıldığını biliyoruz.
Bugün, Türkiye'nin, o sorunlar nedeniyle sıkıca sarılması gereken yegâne araç, kuvvete başvurmakla sınırlı kalamaz. Bunun nedeni, Türkiye'nin, sadece böyle bir araca sığınmaktan başka politikalar üretemeyecek kısırlıkta, güçsüz bir ülke olmaması. Fakat, kısa vadedeki görünürlüğü az, kitlelere doğrudan doğruya bir mesaj niteliği açık olmayan, yapısal, sağlam ve ileriye dönük politikaların, bir seçim ortamının gergin yarışı içinde karalanmadan uzak tutulması ve geliştirilmesi de şart. Bu yaklaşımın, dış politikayla olduğu kadar iç politika zemininde düşünülmesi gereken yanları olduğu da gözardı edilemez.
Birkaç gün önce Genelkurmay Başkanlığı'nın duyurduğu gibi, 24 Mayıs günü, ABD'ye ait iki F-16 uçağının Hakkâri'de Üzümlü mevkiinde Türkiye hava sahasını dört dakika süreyle ihlâl etmiş olması ve buna yönelik girişimleri de, bundan öncekilere bakarak aynı anlayışla değerlendirmek gerekir. Bu yıl içinde meydana gelen 33 hava sahası ihlâlinin bu sonuncusu ve bir Suriye helikopterinin üç dakikalık ihlâli dışındakilerin tümü Ege'de meydana gelen ve Yunanistan'a ait uçaklarla ilgili vakalar. Ve bu vakaların tümünde olduğu gibi bu sonuncusunda da yapılan, 'gerekli girişimlerde bulunulması maksadıyla olay(ın) Dışişleri Bakanlığı'na (bildirilmesi)'nden ibarettir.
Yukarıda belirttiğim kaygılarla, yersiz bir heyecanı artırmamak için silahlı kuvvetlerin Irak ülkesine girmesi için Meclis'in kararına dahi gerek olmadığı, bunun bir 'sıcak takip' harekâtına bağlı olarak gerçekleştirebileceği gibi bir yorum da hukuka uygun değil. Her şeyden önce, 'sıcak takip' (hot pursuit) hakkı, devletlerce birbirlerinin kara ülkeleri arasında değil, açıkdeniz alanında uygulanır. Bir devlet, kendi kara, hava veya deniz ülkesindeki hukuk düzenini ihlâl etmekten şüphe duyduğu ulaşım araçlarını açıkdenizde de tâkip etme hakkına sahiptir. Ancak bu izleme eylemi, bir başka devletin karasularının dış sınırında biter. Aksi halde, o devletin ülkesi üzerindeki hakları ihlâl edilmiş sayılır.
Ama bir anlaşma ya da mutabakatın en az iki tarafı gerektirdiği de bir gerçektir.